Yiğit Kulabaş ile hayata ve Saatsiz Ülke`ye dair keyifli bir röportaj (Temmuz 2009) 
 
 

Yiğit Kulabaş’ın röportaj sorularımıza verdiği cevaplarda hayata dair çok şey bulduk ama  en çok Kulabaş’ın yeni kitabı "Saatsiz Ülke"yle ilgili olarak verdiği ipuçlarının peşine düşmek istedik. Saatsiz Ülke’nin hayatımıza getireceği yeni keşifleri merakla bekliyoruz...

 

 

Ericsson Türkiye Genel Müdür Yardımcısı olarak ileriye dönük hedefleriniz nelerdir? Ericsson’un Türkiye’ye yatırımları devam edecek mi?

 

Ericsson’da çalışmaya başlayalı yaklaşık dört sene oldu. Sorumluluk alanlarım arasında pazarlama, kurumsal satış, iş geliştirme, strateji, iş ortakları, iç ve dış iletişim bulunuyor.

 

Ericsson telekomünikasyon dünyasına yön veren önemli bir şirket… Alexander Graham Bell telefonu icat ettikten sadece üç sene sonra kurulmuş ve 133 senelik geçmişine 24,000’den fazla patent sığdırmış. Değişen dünyayla birlikte değişmiş ve gelişmiş Ericsson; hiçbir zaman öncü rolünü kaybetmemiş. Bugün de geçmişte olduğu gibi hem Türkiye’de, hem de dünyada telekomünikasyon altyapısı konusunda sektörün en büyük oyuncusu…

 

Türkiye’deki geçmişimiz de bir asrın üzerinde… 1890’lı yıllarda Dolmabahçe Sarayı’nın altyapısını kuran Ericsson, Türkiye’nin ilk yabancı iştirakli şirketi… Yüz on senelik süreç içinde ülkemize pek çok yatırım yapılmış. Ben sadece son dört senede kendimin şahit olduklarını sıralayayım isterseniz: Türkiye’deki yazılım evlerinin mobil çözümlerini dünyaya pazarlayan Ericsson Crea World; yurt içi ve yurt dışında sektöre yetkin uzmanlar yetiştirme misyonuyla kurulan Ericsson Telekomünikasyon Akademisi; dünyada açılan üçüncü IMS yetkinlik merkezi ve son olarak Bizitek firmasının satın alınması… Bizitek birleşmesi Türkiye’deki bilişim sektörü açısından da oldukça önemli bir adım, ne de olsa ilk defa bir Türk yazılımevi, global bir oyuncu tarafından satın alınıyor.

 

Uzun lafın kısası, tempoyu azaltmadan ilerliyoruz. Türkiye’ye yatırımlarımız aynı hızla devam edecek…

 

Türkiye’de bilişim sektörünü ve gelişimini nasıl değerlendiriyorsunuz?  Günümüz CIO’larının şirketlerin stratejik yönetimindeki artan rolleri konusunda neler düşünüyorsunuz?

 

Günümüz CIO’larının yönetimdeki rollerinin artmasını son derece doğal karşılıyorum. Güçlü CIO’lara sahip olan firmaların rakiplerine nasıl fark atabildiğini biliyorum, görüyorum. Uzaklara gitmeye gerek yok, başarılı örnekler için Türkiye’den bankalara, perakende sektörüne, sanayi devlerine bakmak yeterli…

 

Bu rolün önümüzdeki yıllarda çok daha önemli olacağını düşünüyorum. Ne de olsa bilişim hayatımızın her alanında artık… Müşteriler değişti, bambaşka bir toplum var karşımızda. Her sene bir milyondan fazla genç katılıyor “hedef kitle”ye. Üstelik bu gençler “dijital doğanlar” diye adlandırılıyor. Şirketler de değişmek zorunda. Ancak ne yazık ki tepe yöneticilerin pek çoğu “sonradan dijitalleşmiş” bireyler…

 

Biraz daha açalım isterseniz… Kırılım tam olarak seksenli yılların ikinci yarısına denk geliyor. Bu yıllar ve sonrasında doğanlar televizyonu renkli ve bol kanallı seyretti; uzaktan kumanda hep vardı onlar için… İlk gençlik yıllarında bilgisayar ve internet giriverdi hayatlarına. Cep telefonuyla tam zamanında tanıştılar; belki bu yüzden başparmakları benimkinden çok daha çevik, ışık hızında mesaj yazabiliyorlar. Ve yine aynı kuşak Türkiye’yi Facebook’ta  dördüncü sıraya yerleştirdi.

 

Elbette teknolojiyle olan bu birliktelik yanında pek çok kültürel değişimi de beraber getiriyor.  Dış dünya ile etkileşim, belki bu değişimin en önemli bacağı… Eskiden kimse okumasın diye kilitli defterlerde tutulan günlükler, blog devrimiyle birlikte herkese açık artık. Fotoğraflar deseniz tozlu albümler yerine sanal âlemde… Gazete okumak kadar, haberin altına iki-üç satırla yorum yazmak, puan vermek de önemli. Evet, havsalası çok daha geniş, sessiz kalmak yerine sanal da olsa aktif olmayı tercih eden, paylaşmaya açık, etkileşimsiz / devinimsiz bir hayatı çok sıkıcı bulan yeni bir nesil var karşımızda: Dijital doğanlar.

 

CIO’lar bir önceki kuşaktan geliyor olmalarına rağmen, aradaki boşluğu doldurabilecek joker konumundalar. Daha önce de belirttiğim üzere, teknoloji dünyasından anlayan çok az yönetici var. CIO’nun rolü, eskisine göre çok daha önemli artık…

 

Bir yazınızda, 3G ile çizgi film “Jetgiller” çağına yaklaştığımızı yazmışsınız, sizce Telekom sektöründe bizi ne gibi yenilikler bekliyor?

 

Hepimizin hayatı değişecek… Gerçekten de hızla “Jetgiller” çağına yaklaşıyoruz. Çocukluğumda en fazla keyif alarak seyrettiğim çizgi filmlerden biriydi “Jetgiller”. Televizyonun siyah beyaz olduğu yıllarda katlanarak çantaya dönüşen arabaları, gökyüzünde asılı duran binaları gördükçe hayal dünyamızda yeni ufuklar açılırdı. Cep telefonunu keşfetmişlerdi herkesten önce. Hatta yakınsama (convergence) bile vardı – cep telefonu, televizyon, bilgisayar bir aradaydı. Çocuk okulda kol saatinden televizyon seyrettiği için azarlanırdı örneğin. Ya da evin babası eve ulaşır ulaşmaz patronu arar, görüntüsü televizyona yansırdı: “George nerede raporum?”

 

Şu ara her taraf Jetgiller’e taş çıkartan senaryolarla bezenmiş 3G reklamlarıyla dolu. Üç operatörümüz yarış yaparcasına hayatımızın nasıl değişeceğini anlatmaya çalışıyor.

 

Bu muhteşem reklamlara ek olarak, biz konuya farklı bir perspektiften yaklaşmaya çalıştık. “Sonradan dijital”leşenlerin gençlik günlerinden bir araçla, Gırgır ile çıktık yola… Yıllar sonra sevgili Bülent Arabacıoğlu bizi kırmayarak 3G’li panaroma karikatürleri hazırladı. Karikatürleri ve değişim senaryolarını incelemek için www.HicKopma.com sitesine göz atmanızı tavsiye ederim.

 

Yazarlık serüveniniz nasıl başladı? Zaman ayırılası üzerinde düşünülesi kitabınız Zamanya’nın web sitesi www.zamanya.com ‘un gördüğü ilgiden ve bu sitenin misyonunda bahseder misiniz?

 

İltifatlarınız için teşekkür ederim.
Çocukluk yıllarından itibaren yazmaya merakım vardı. İlkokuldayken kendi çapımda hikayeler yazar, dergiler çıkarırdım. Uzun yıllar boyunca gazeteci olmayı düşlediğimi dahi söyleyebilirim.

 

Bugün yazarlık serüvenim iki ayrı kulvarda ilerliyor. Marketing Türkiye’nin 2 sayıda bir yayınlanan IP Türkiye dergisinde köşe yazarıyım. Pazarlama ve teknoloji dünyasını harmanlayan makaleler yazıyorum. İlk sayıdan beri beraberiz; 16 aydır interaktif pazarlamadan, CRM’e, lokasyon bazlı kampanyalardan, augmented reality (“gerçek-üstü”) girişimlere kadar pek çok konuya herkesin anlayabileceği bir dil kullanarak değinmeye çalışıyorum.

 

Diğeri kulvar ise edebiyat…  İlk kitabım Zamanya 2006 yılında piyasaya çıktı. Yaklaşık dört bin adet sattı, on binden fazla okurla buluştu. Roman eleştirmenlerden çok güzel yorumlar aldı, birçok kişinin favori kitaplar listesine girdi; pek çok kişiye ilham verdi; üzerine şiir yazanlar, resim çizenler oldu.


Zamanya yayınlanırken yanında bir de “portal” hazırladık. Burada klasik okurdan çok, internetle barışık ve tanışık genç kitleleri hedeflemiştik. Zamanya.com’u hiç ziyaret etmeden de kitabı okumak, romandan zevk almak mümkündü elbette, ancak portalde farklı detaylara ulaşmak da olasıydı. Zamanya, Türkiye’nin ilk portalli kitabı olarak tarihe geçti.

 

Şimdi yine heyecan dolu bir dönemdeyim. İkinci kitabım bu ay içinde piyasaya çıkıyor…

 

Okurlarınızın merakla beklediği ikinci kitabınız hakkında bilgi verir misiniz?

 

Kitabımın adı “Saatsiz Ülke”. Everest yayınevi tarafından yayınlanıyor. Biraz kopya vermek için hemen romanın arka kapağında yazanlara bakalım isterseniz.

 

 Türkiye’de saatler durdu.
“Tespitlerimize göre zaman değil, sadece saatler durmuş bulunmaktadır,” dedi Başbakan.

“Tek tesellimiz budur; Zaman akmaktadır, akmaya devam edecektir.”

 

Haber “Can’lı Yayın” sayesinde bütün ülkeye hızla yayıldı.
Hem de taa televizyonun ve elektriğin girmesinin yasak olduğu Bozcaada’daki saatsiz pansiyona kadar...
Lale önemsemedi haberi, yıllardır alışıktı saatsiz yaşamaya.
Pansiyondaki konukları da pek oralı olmadı.
Mesela Profesör ve hiçbir şeyi unutamayan savant hastası konuyu umursamadı bile.
Selim istifa etmeye karar vermişti zaten, saatsiz de yaşabilirdi artık.
Kerim ise bir önceki gün katıldığı iş görüşmesinin stresini atmaya çalışıyordu üzerinden.
Kısaca, Arya dışında herkes memnundu halinden.

 

Patlıcanlı pilav, gelincik şerbeti, buzlu kiraz, dolunaya hazırlık derken davetsiz misafirler sıralandı kapıda…
Önce pilli bir televizyon belirdi…
Sonra ölümsüz bir adam ve koca kafalı iguanası…
Derken her işten anlayan cevval haber editörü ve “Sayko” bir helikopter pilotu…

 

Saatsiz pansiyon ilk defa bu kadar huzursuzdu.

 

Zaman, keyif, ego, beyin, hayat, havsala, huzur, medya ve önemli olma içgüdüsü üzerine tuhaf bir alaşım…
Zamanya’nın yazarından akıla sığmaz bir kurgu, nefes kesen bir macera…


 

İş- özel hayat dengesini kurabildiğinizi düşünüyor musunuz? (Evetse bunu nasıl başarıyorsunuz?)

 

Kurabildiğime inanıyorum.
Öncelikle çalışmaktan, iş hayatından çok keyif aldığımı söyleyerek başlayayım söze.
Ancak iş hayatım kadar özel hayatım da önemli… 

 

“Saatsiz Ülke”nin ilk sayfasında şöyle yazıyor: “Debelenme gafil Saat, sen olmadan da akar Zaman.”

 

Hangi şirkette, hangi pozisyonda çalışıyor olursak olalım birer saatiz aslında. İşlerin tıkır tıkır yürümesini sağlıyoruz, ama çoğumuz egomuza yenik düşüp “zamanın ta kendisi” olduğumuza inanıveriyoruz: “Ben var ya ben, ben olmasam bu şirket batar…” 

 

Çalışmaya başladığım ilk günden beri dengeyi tutturmaya özen gösterdim. Çok iyi bir saat olmaya çabaladım, sınırlarımı hep zorladım. Ama gerçek “Zaman”ımı da ihmal etmedim…

Kurallarım basit: 

• Aynen iş hayatında olduğu gibi özel hayatımda da belli hedeflerim var.
• İş yerinde özel, özel hayatımda ise işle ilgili konulara fazla zaman ayırmamaya çalışıyorum. Elbette arada sırada kırıldığı oluyor bu kuralın. 
• Ünlü laftır: Rüzgârı kontrol etmek imkânsız ama ya yelken? İş yeri ve evi ayrı kıtalarda olan bir insan olarak, kontrol edemediğim trafiği yenmeye çalışıyorum. Genelde ofisin ışıklarını ben açıyorum sabah, akşam da uygun bir saatte düşüyorum yola.
• Televizyonsuz bir hayatı seçtim – son 15 senedir sadece haber seyrediyorum. O da en fazla 15-20 dakika. Zaten o kadarı bile sinir bozmaya yetiyor!
• En fazla 5-6 saat uyuyorum.

 

Yine saat/zaman ikilisine dönecek olursam “zaman” olduğum alanlara da ağırlık vermeye çalışıyorum. Yani aileme, eserlerime,  akademik hayatıma (pazarlama üzerine doktoram var – Bilgi Üniversitesi MBA programında ders veriyorum) ve kendime!

 

Tatillerinizi nasıl geçiriyorsunuz? En son gittiğiniz seyahati bizimle paylaşır mısınız?

 

Seyahat etmek hobilerimin arasında önemli bir yer tutuyor. Yeni yerler keşfetmek, farklı kültürlerle tanışmak keyif veriyor. Elbette her tatilin bu şekilde olması imkânsız... Hemen her sene ziyaret edip en azından bir uzun hafta sonu geçirdiğimiz rutin mekânlarımız da var.

 

Seyahat ve mekânlar kitaplarıma da yansıyor. Zamanya daha çok ilk klasmana giren şehirlerde geçiyordu: Rio de Janeiro, Cape Town, Jamaica, Venedik, Buenos Aires, Greenwich, Roma, Kahire, San Francisco, Mexico City ve Chichen Itza…

 

Saatsiz Ülke’nin mekânı ise Bozcaada… İkinci klasmanda yer alan rutin, sevimli duraklarımdan biri…

 

Size göre son yüzyılın en önemli icadı nedir?

 

Bu sektörde çalıştığım için söylemiyorum: cep telefonu, internet ve kişisel bilgisayar.  Hepsi de birbirinden önemli…
 
“Keşke ..... icat edilseydi de hayatımızı kolaylaştırsaydı” dediğiniz bir şey var mı?

 

“CTRL-Z” ya da daha bilinen adıyla “UNDO” muhteşem olurdu. Bilgisayar âlemindeki bu sıradan araç gerçek hayata taşınsa hepimiz çok daha kolay risk alır, daha büyük işlere girişebilirdik herhalde…

 

Eklemek istedikleriniz?


Teşekkür ediyorum

 

Zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederiz...

Simternet