Seslendirmeleri ile tanıdığımız ve sevdiğimiz Yekta Kopan, NTV’de hafta içi her gün yayınlanan kültür-sanat programı “Gece Gündüz”ün yapım ekibinde yer alıyor ve programı sunuyor. Öğrenim hayatı Ankara’da geçen Yekta Kopan, Hacettepe Üniversitesi İşletme Bölümü’nden mezun. Öyküleri, denemeleri, sinemadan müziğe farklı disiplinler üstüne yazıları, internet ortamına yönelik edebiyat çalışmaları ve ödüllü kitapları ile kendinden söz ettiren Yekta Kopan, kendisini herşeyden önce iyi bir okur olarak tanımlıyor.
Çok iyi bir okur olduğunuzu biliyoruz. Çocuklarına kitap okuma şevkini aşılamak isteyenlere ne önerirsiniz?
Çocuğa kitap okuma sevgisini aktarabilmenin en iyi yolu kitap okumak. Çocuk kaç yaşında olursa olsun, evin içinde kitap okuyan, bunu mutlulukla yaptığını belli eden bir anne, okuduğu kitabın içeriğini evdekilerle paylaşan bir baba görürse evde, özenle bakılan, rafa kondukça aileyi mutlu eden kitaplar görürse, bu alışkanlığı edinir. Çünkü böylelikle çocuk, kitap denilen nesneyle ve onun verdiği dünyanın mutluluğu ile tanışacaktır. Sanırım bu ilk adımı içten bir şekilde atmak gerekiyor. Yani bu adımın inandırıcı olması gerekiyor. Bunun olması için de, eh bizim artık çocuğumuz oldu, artık biz de kitap okuyalım da, o da kitap okumayı sevsin sahtekarlığı bir çocuğun gözünden kaçmayacaktır.
Çevremdeki çocuklar veya onların anne babalarıyla kurduğu ilişkiyi gözlemimden aktarabilirim ki, anne babanın zaten kitapla olan ilişkisinin, okuma eylemi ile olan ilişkisinin kesintisiz bir şekilde sürdürülmesi gerekiyor. Ama hadi sürdüremediler diyelim, belli bir noktadan sonra kitabı ailenin bir üyesi olarak çocuğa sunmaları gerekiyor. Kitap ve kitap okuma eylemi, yaşantının bir parçası, ailenin bir üyesi olmak durumunda. Herhalde en kötü metot da çocuğa kitap alıp hadi bunu oku demektir diye düşünüyorum. Çocukla beraber kitap almaya çıkmak, rafların arasında çocukla beraber dolaşmak, zamanlar geçirmek, ona doğru kitabı birlikte bulmak , birlikte karar vermek, okumak, paylaşmak ve bundan sonrasında adım adım ilerleyecek çok şey var kitap sevgisini aşılamak için...
Türkiye’de ne yazık ki hep yaşanan birşey, üniversite yıllarından sonra iş hayatının temposu da iyice artınca, şehir hayatının da bir gerçeği olarak kitap okumaya zaman ayırmak gittikçe güçleşiyor. Ama işte bir yerde onu kırmaya da çalışmak gerekiyor. Çünkü kitap okumak, kişinin düşünce dünyasına olan katkısının yanısıra, yalnız başına yapılan, çoğaltan ve besleyen bir eylem.
Sizdeki okuma sevgisi nasıl başladı?
Benim çocukluğumda kitap olan bir evdi bizim evimiz ve dedemin evi. Kitapların olduğu , o kitaplara sahip olmanın bir değer olduğu, o kitapları okumanın gerçekten de hayatın içinde önemli bir an olduğu; boş zamanlarımda kitap okurum lafının asla içine girmediği bir evdi bizim evimiz. O yüzden de ben zaten bilmem kitap olmayan bir hayat nasıl olur. Hayatta gerçekten iyi bir okur olmak istemişimdir hep. Bunun için çabalıyorum.
İyi bir okur olmak da o kadar güzel bir çabaki, hiç bir zaman sonu yok. Evet ben gerçekten artık çok iyi bir okurum diyeceğiniz bir gün yok. Ölene kadar da o iyi okur olma çabamız devam edecek çünkü hiç bilmediğiniz yeni bir kitap dünyası ile tanışacaksınız, yeni bir yazarla tanışacaksınız, yeni bir düşünce ile tanışacaksınız ve onların kitaplarının dünyasına girmek için bir adım daha atacaksınız. Hiç bitmeyecek bir çaba ne güzel. Hiç bitmeyecek yolculuğun olduğunu bilmek beni çok heyecanlandırıyor ve şu da çok güzel, hep öğrencisi olacağım ben kitapların . Yani sürekli öğrenmek zorunda olan sürekli öğrencilik hali. Sürekli öğrencilikler de sürekli çalışmama neden olacak...
Kütüphanelere eskisi kadar olmasa da gidebiliyor musunuz?
Hayır ne yazık ki artık kütüphanelere gidemiyorum. Kütüphanecilik ve kütüphane kavramı bizde yurt dışındaki kadar gelişmiş değil maalesef. Yurt dışı deneyimlerimden şunu biliyorum, hafta sonları anneler babalar çocukları ile birlikte kütüphanelere gidiyorlar. Ya da gittikleri sergilerin, müzelerin kütüphanelerinde çocukları ile zaman geçiriyorlar . Bunu çok mutlulukla gözlüyorum oralara gittiğimde. Anne baba bir kenarda kendisi ile ilgili bir kitaba bakarken , çocuk kendisi ile ilgili yerlere oturuyor, kitapları açıyor önüne. Çocuklara kitap sevgisi aşılamanın yollarından bir diğeri de bu olabilir aslında. Kitap okuma ile ilgili ciddi sorunlarımız var bu ülkede...Ben kendi kişisel tecrübemden söyleyeyim, benim kitaplarla yoğun ilişkim evdeki kitaplar kadar, hatta kimi zaman onlardan çok gezici kütüphaneler sayesindedir. Ben her hafta gezici kütüphanenin otobüsünün yolunu gözlerdim. Otobüs belli bir saatte gelirdi hep, ben o saatte orada durakta bekleyip, gezici kütüphaneye kitabımı verip, yenisini alıp, kartımı onaylatırdım. Gezici kütphane ile büyümüş bir çocuğum. Keşke gezici kütüphaneler olsa yine, bizim mahalleye gelse de ben hergün gitsem oraya.
Öykü kitaplarınızdan “Aşk Mutfağından Yalnızlık Tarifleri” 2002 yılında Sait Faik Hikâye Armağanı’na, “Karbon Kopya” ise Dünya Kitap 2007 Yılı Telif Kitabı Ödülü’ne değer görüldü. Yeni bir kitap projeniz var mı?
Evet var.
Bu kitap bizim için sürpriz oldu, harika bir sürpriz. Biraz bahseder misiniz yeni kitabınızdan?
“Bir de Baktım Yoksun” benim için özel bir kitap. İnsanın son kitabı en özel kitabı, en heyecan verici kitabı haline geliyor. Tam da işte yoklukların, kaybedişlerin, eksik kalışların, arayışların, karşılaşmaların kitabı ve bütün onların içinde renklerin, şarkıların, şiirlerin, kitapların, babaların, oğulların, eşlerin dolaştığı bir kitap “Bir de Baktım Yoksun” . 6 öyküden oluşuyor .
Can Yayınları’ndan çıkacak. 6 Ekim’de raflarda...
Bir kitabınızda “ öğrenmem gereken ne çok şey var “ diyorsunuz... Hatta kitabınızda, “Belki de artık kendimle ilgili sırlar vermekten kaçınmalıyım “ demişsiniz. Kitaplarınızdan sizin hayatınıza dair ipuçları yakalayabilir miyiz?
Onlar kurmaca metinler elbette ama o metinleri kuran benim. O karakterlerin o öykü içindeki, o öykünün olay örgüsü içindeki duruşu ile ilgili söylemesi gereken sözlerdir bunlar, ya da benim söyletmeye karar verdiğim sözlerdir. Elbette bir yazarın bütün kitaplarını okuduğunuzda, bu sadece benim için değil, bütün yazarlar için söz konusu; bir cümlede kelimeleri sıralayışından, cümleyi kuruşundan bile onun artık bir süre sonra ruhunu anlamaya başlayabiliriz. Evet, belki o öykülerin aralarına baktığımızda, onların birbirlerine ilişkilerine, konuşlandırmalarına, birbirini takip eden cümlelere, duygulara baktığınızda oradan benimle ilgili bir şeye ulaşabilirsiniz ama kurmaca metinlerin ve edebiyatın asıl okunma amacının buradan yazarın hayatının sırrını çözeyim olmadığına inanırım ben. Sonuçta o metin bir dünya vadeder, bir karakter vadeder. Biz de o kurmaca olduğunu bildiğimiz, baştan bu anlaşma ile okumaya başladığımız metnin içinde o karakteri kimi zaman düşünce dünyasında, kimi zaman olayları ile, kimi zaman sözleri ile görürüz ve bu baştan yaptığımız anlaşmanın bir parçasıdır.
Ödüllü kitabınız Karbon Kopya’da Genç adam, Genç kadın’a “Kafamda hep bir romanım var, sana bakarken bile gözümün önünde kelimeler uçuşuyor “ diyor...Siz de böyle biri misiniz? Kitap yazma sürecinizi bizimle paylaşır mısınız?
Ben bu olaya şöyle bakayım, burada şöyle gözlem yapayım, bunu not alayım diye düşünenler olabilir ama ben öyle değilimdir. Sonuçta benim gibi yazı ile iç içeyseniz, zaten hayatın her anı içinde yazı vardır. Benim her okuduğum, her gördüğüm, her duyduğum, her taptığım, hepsi benim hayatımın bir parçası olarak bende yer edinir. Bir yandan da ben tüm bunları sürekli metin olarak zaten gün içinde, çeşitli anlarda düşünmekteyimdir. Sonra bir imge, bir cümle, bazen bir görüntü, bazen birşey yakalar ve o bir anda biraz önce söylediğim, bütün hayatınız boyunca biriktirdiklerinizle ilişkiler kurmaya başlar zihninizin içinde. Bu artık aslında sizin çok da kontrolünüzde olan birşey değildir.
O beyninizin içinde birşeyler olur, o döner durur, kimi zaman uykuyla uyanıklılık arasında döner, kimi zaman yolda yürürken o görüntünün ilişki kurduğu bişeyi yakalarsınız, o sonra yavaş yavaş bir dünya olmaya başlar, ondan sonra defterlere notlar tutmaya başlarsınız, yazarsınız, notlar alırsınız, notlar alırsınız, kimi zaman yırtarsınız, bozarsınız, o başta düşündüğünüz şey olur, olmaz... Sonra yavaş yavaş metin işte o gelen bir kelimeden, bazen okuduğunuz bir haberden, dinlediğiniz bir şarkıdaki bir notadan, neyse, bir yerden gelen o ipucu daha sonra kendisini belli etmeye başlar.
Bazen defterlerime yazarım, yazarım, yazarım, ondan sonra çöpe atarım. Ama bazen sadece o defterde kalır, o defterden dışarı çıkmaz bile. Bazen yazdığınızı bitirdiğinizi sanırsınız, iki ay üç ay bir öykünün üstüne gidersiniz...Yazdıktan sonra mutlaka bir kenara koyarım onu, unuturum, unutmaya çalışırım, aradan bir ay geçer, tekrar çıkarır okurum. Bazen ne yapmışım ben derim, beğenmem, hemen yırtar atarım, gereken odur. Çöp kutusuna atmadığım sürece, aklımı çeler o benim. Onun üzerine gidersem belki halledebilirimle zaman kaybetmemek ya da belki haledebilirim yanılsamasına kapılmamak gerekiyor.
Bazen yazdıklarınızın başka bir yere gitmesini düşünürsünüz, o yüzden hep yazdıklarımla arama bir mesafe koymak isterim.
Seslendirmeci, TV programcısı, sunucu ve aynı zamanda ödüllü bir yazarsınız. Yaptığınız her işten keyif aldığınızı bizler hissedebiliyoruz. Ancak yine de tüm bunlar içerisinden en keyif aldığınız iş bunlardan hangisi? Hangisini birinci sıraya koyarsınız?
Yazmak. Sadece okumak ve yazmak.
Seslendirmeye 1974 yılında başladığınızı biliyoruz. Bu işe nasıl başladınız?
TRT Ankara televizyonunda babamın kuzeni seslendirme yönetmeniydi ve ablam seslendirme yapmaya başlamıştı. Küçük bir çocuk rolü için ,okuma yazma bilen biri var mı diye düşündüklerinde, kardeşim yapabilir, okuma yazma biliyor demiş ablam. Aslında 1974 den daha erken başladım, okula gitmiyordum ama okuma yazmayı ablam öğretmişti bana evde. İlk yaptığım seslendirmem 72-73 yıllarıdır. Çok küçük, belki de bir replik birşey söylemiştim. Sahneyi biraz hatırlıyor gibiyim. Beni sandalyenin üzerine çıkardılar, mikrofona boyum yetişsin diye. Hatırlıyorum o görüntüleri . Ondan sonra TRT Ankara Radyosu bir okuldu, TRT Ankara Televizyonu da bir okuldu, derken buraya kadar geldik.
Seslendirme benim 35 senedir yaptığım birşey olduğu için, seslendirme işini nasıl yaptığımı artık anlatamam size, bilmiyorum. O artık benim için çok doğal ,nefes almak gibi birşey.Yalnızca, onu doğallaştırıp nefes almak gibi birşey haline getirene kadar çok uğraştığımı biliyorum.
Seslendirdiğiniz karakterlerin hepsini seviyoruz, ancak sizin seslendirmenizle izlemek daha da keyifli oluyor. Jim Carry, Kuzen Balki, Kedi Sylwester, Güçlü Şirin, Rintintin, Madagaskar Alex bunlardan bazıları... En son Buz Devri 3 deki Sid karakterini öyle çok sevdik ki. Sid’i seslendirirken neler hissettiniz? Nasıl hazırlandınız?
Aslında kimi seslendirmeci, karşısındaki karakteri, o karakter ona ne kadarını veriyorsa o kadar değerlendirir ve seslendirir. Sadece ekranda gördüğüyle. Oysa ben kitap okuyan bir insan olduğum için, kitaplar bana bu bilgiyi verdiği için daha fazlasını katabiliyorum . Kitap okuyan bir insan, karşısındaki karakterin daha fazlasını görebilir. Onun psikolojisini daha iyi anlayabilir. Onun yani Sid’in orada filmde gördüğümüz bir sürü özelliği vardır ama onun ötesinde Sid’in kendini sevdirme ihtiyacını, kimsesizliğini, o yüzden kimi zaman çok heyecanlı, panik olduğunu, o yüzden kimi zaman yalan söylediğini , hatalı hareketler yaptığını da biliyorum. Yani Sid’in o bütün şaşkınlığının, komikliğinin arkasında aslında bugüne kadar sevilmemiş olmasının hüznü olduğunu da biliyorum. Dolayısıyla ben Sid’i böyle de görüyorum ve seviyorum. Sid benim için sadece oradaki şaşkın bir hayvan, animasyon karakteri değil, Sid ondan çok daha fazlası. Onu seviyorum...
Bunu bütün seslendirdiğim karakterler için yapıyor, onu görmeye çalışıyorum. Bunun yanında, yabancı bir film seslendirdiğimde, orjinal verilmiş karara sadık kalmaya çalışırım. Yönetmeni, senaristi, oyuncusu, herkes oturmuş bir film çıkarmış, ona karar vermiş. Bunun üstüne çıkmamaya, bundan daha farklı birşey yapmamaya, ne yapıldıysa onu yapmaya çok özen gösteririm. Orjinalinde Sid’i John Leguizamo peltek şekilde konuşturuyor. Aynen orjinalinde olduğu gibi, yani John Leguizamo’nun yaptığı gibi konuşmaya özen gösterdim . Ama onu haricinde özellikle Sid gibi animasyonlarda biraz daha buradaki çocukların da seveceği, biraz daha bu dilin melodisi ile konuşan, bu dilin yapısı ile konuşan bir karakter olmasına da çaba sarfederim. Başka animasyonlarda da çok sevdiğim tipler oldu ama örneğin Sid başkadır. Micheal J. Fox’ u konuşmuş olmayı çok severim. Kuzen Balki beni çok eğlendirmiştir. Benim için çok değerlidir. Jim Carrey’nin kimi filmlerini gerçekten çok severek konuşmuşumdur. Charles İş Başında’da Charles karakteri hayatımın güzel bir döneme denk gelmişti, o dönem güzel bir ekiple çalışıyorduk, bunlar da önemlidir.
Sid’i tanıyan da bir Türk seyircisi var, Sid’in neler yapabileceğini de tahmin edebiliyorlar. Onları da fazla hayal kırıklığına uğratmamak lazım, Sid’den bekledikleri var. Abartmamaya özen gösteriyorum. Birşeyler katıyorum ama birşeyler katacağım diye onu sulu cıvık bir hale getirmemeye de özen gösteriyorum. Arada bir ufacık şeyler ekledim. “Hanım hanım” örneğin. Ya da “ben onları bu yaşa getirene kadar neler çektim, saçımı süpürge ettim”. Saçımı süpürge ettim annelerimizin çok kullandığı bir şeydir. Bütün bunlarla biraz renklendirmeye çalışıyorum. Sid’i konuşurken çok da güldüm.
Yazmayı çok ciddiye aldığınızı söylüyorsunuz. Hayatı da bu kadar ciddiye alır mısınız? Yaşam metaforunuz var mı?
Vardır herhalde. Bu dönem dönem değişir, metaforlar üstünden kendimizi açıklamayı severiz biz insanlar. Hem daha rahat algılarız, hem de bunun şiirsellliğine de kendimizi kaptırmayı severiz. Bazen benim de olur ama sonuçta bu kadar da şiirselliğine kaptırılacak birşey olmadığını düşünüyorum. Yaşamı o kadar ciddiye almıyorum. Yaşamın içinde olanları elbette ciddiye alıyorum. Yaşamın içinde olanları, olayları, kişileri, ilişkileri, duyguları, yaşananları ciddiye alıyorum ama yaşamı o kadar da ciddiye almıyorum. Hayat bir. Ve herkes için arası farklı da olsa, herkes için başı ve sonu aynı...
“Daha Önce Tanışmış mıydık?” adlı e-kitabınız yeterince duyuldu mu? Internet ve sosyal ağların bugünlerdeki etkisi ile kitabınızı yenide gündeme getirmeyi düşünüyor musunuz?
“Daha Önce Tanışmış mıydık?” oldukça fazla okundu. “Alt Kitap” bütün dünyada bilinen, aynı zamanda yayın kurulunda olduğum bir online yayınevi (www.altkitap.com)
Facebook’da Alt Kitap’ ın grubunu yaptık. Ancak süreklilik vadeden bir yapı kurmak gerekiyor, üzerinde çalışmak gerekir. Ben Twitter kullanıyorum, bazen ben de etkinlikleri, kitapçıkları vb. duyurabiliyorum, ancak , ben şunu yaptım, bunu da yaptım demekten utanıyorum.
Twitter ilk çıktığında 140 vuruşluk olması beni çok etkilemişti. Ama bir yerden sonra asıl söylenmek istenen kaybolabiliyor. Fazladan gereksiz yazılar yazılmasa Twitter daha etkin kullanılabilir.
Kültür ve sanatın gündemini sunduğunuz Gece – Gündüz’de sinema, müzik, dans, tiyatro, edebiyat, konuk sanatçılarla kaliteli program örneği veriyorsunuz. Sanatın Türkiye’de birgün futboldan daha çok izleneceği ve konuşulacağı günleri hayal edebiliyor musunuz?
Bu konuda karşılaştırma yapmam. Sonuçta konuşulurluk biraz da konuşulacak konunun, başlığın ticariliği ile ilgilidir. Futbol sonuçta bir sektördür. Aktörleri çok fazladır, kolay seyirliktir. Dünyanın her yerinde kolay seyirlikler tabii ki daha çok alıcı bulmuştur. Büyük ticari sektörler kendisine tabii ki daha çok izlenilirlik oranı yakalar. Kültür sanat bu anlamda zor bir alandır. Kültür sanatın da kendi içine baktığımızda daha çok izlenir, daha çok okunur şeyler daha çok kişiye ulaşır. Zor algılanacak bir filmin seyircisi az olur. İnsanı rahatsız edecek serginin takipcisi az olur. Bazı kitapların birinci baskısı bile bitemeyebilir. Ama zaten onların üreticileri de ne yaptıklarının farkındadırlar. Ve buradaki zorluk aslında bizim algımızın, düşüncemizin sınırlarını genişletecek olan şeydir. Evet onu alıcısı azdır ama o az alıcı ile dünya daha geniş düşünebilen bir dünya olmaya adım adım; ne yazık ki kaplumbağa adımları ile ama ilerlemektedir.
Tatillerinizi nasıl geçiriyorsunuz? En son gittiğiniz seyahati bizimle paylaşır mısınız?
Bu sene bayramda 2.5 gün tatil yaptım. Bütün gün kitap okudum, notlar aldım. Bu seneki tatil buydu benim için.
Şehrin yoğunluğu, yayın telaşı vb. olmadan, örneğin sadece kitabımla ve defterimle başbaşa kalabilmek benim için tatil. Yanıma küçük bir kütüphane alıp tatile çıkıyorum. Az kıyafet çok kitap...
Teknolojiyle aranız nasıl?
Her 40 yaşın üzerindeki erkek çocuğu gibi oyuncaklarım teknolojik malzemelerden ve teknoloji ile aram iyi.
Hatta 35-45 yaş arasındaki erkek çocuklarına teknoloji mağazalarına girmeleri yasaklanmalı, çünkü 5-15 arasındaki erkek çocuklarının oyuncakçıya girdiklerindeki hali gibi oluyor diyenler var. Evet, ben de teknolojiyi, gelişmeleri takip etmeyi seviyorum. Bu konuda mahir miyim onu bilmiyorum. Aslında bu hepimizin bir sorunu. Bir fotoğraf makinesinden bir ses kayıt cihazına, ya da yeni nesil cep telefonuna; ne alırsak alalım onu tümüyle kullanmayı bilmiyoruz. Alıyoruz, onun major özelliklerini kullanırken bir bakıyoruz, yanımızdaki masada oturan adamda bir nesil yukarısı var. Bunu biran önce elden çıkarıp yenisini almak lazım. Öğrenmeden onu teknolojik çöplüğe atıp yenisini alıyoruz. Aldığım teknolojik malzemeleri gerçekten kullanıp, en azından bitirip, parçalayıp, bozup yenisini almak istiyorum ama içimdeki oyuncak meraklısı çocuk beni sürekli o mağzalara götürüyor.
Size göre son yüzyılın en önemli icadı nedir?
Çok zor bir soru. Galiba bilgisayarı hayatın inanılmaz bir parçası haline getiren Internet demek gerekiyor. İş yapan, yapmayan herkesin vazgeçilmezi olan Internet demek gerekiyor, çünkü bizi bütün evrenin sürekli bir parçası haline getiren şey, herşeyi birbirine bağlayan bir ağ Internet...
“Keşke ..... icat edilseydi de hayatımızı kolaylaştırsaydı” dediğiniz bir şey var mı?
Çok şey olabilir. Uçmayı istemezdim. Düşündüklerim, anında yazılı metin haline gelse... Yok, aslında memnunum şu halimden. Olacaksa ışınlanma olsun, trafik nedeniyle...Telefona yazsak mesela Arnavutköy desek, Arnavutköy’e gitsek:)
Zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederiz...

Bir de Baktım Yoksun’un arka kapağından:
Buzdan bir kütle, mumyadan bir heykel gibi izledim kaderimi. Babam yanımda olsa bir tokat atar kendime getirirdi beni.
Çocukluk düşlerinden yapılmış bir evin gölgeleri içinde babanın hayaletiyle karşılaşmak... Portobello’da, George Orwell’ın evinin önündeki kaldırımda oturup Tanpınar okurken zamansız sevgiliyle karşılaşmak... Kuledibi’nde, her şeyini bir Hopper çizimini elde edebilmek için harcamış bir adamla karşılaşmak... Ölüme çeyrek kala, bir balık lokantasında küçük kızının genç kadın haliyle karşılaşmak... Cinayetle kaza arasındaki bulanıklığa sığınırken, bir evcil hayvan dükkânında vicdan azabıyla karşılaşmak... Kara mizahla yoğunlaştırılmış usta anlatımıyla Yekta Kopan, okurunu, kentler, kitaplar, resimler, şarkılar, fotoğraflar ve insanlar arasında gezdiriyor. Çok iyi bildiğimiz ama unutmaya çalıştıklarımızı hatırlatıyor. Bir de Baktım Yoksun, unutulmaz bir karşılaşmalar kitabı.