Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık Genel Müdürü Tülay Güngen ile iş hayatı ve sosyal hayatın kesiştiği noktada, Beyoğlu’ndaki Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık (YKKSY) binasındaki kitaplar ve tablolarla dolu odasında görüştük. Hemen bir kitap okumak, acilen bir sergiye gitmek isteği ile yanından ayrıldığımız Tülay Güngen ile röportajımızı okuduğunuzda bakalım siz neler hissedeceksiniz...
Tülay Güngen:
“Bence kısaca yönetici olduğunuz zaman aslında yönettiğiniz üç temel şey vardır: Konu ne olursa olsun:
insan, bütçe ve marka. Burada da
temel olarak bunu yapıyorum ama hep diyorum ki burada ürün ve üretici çok güzel. Ürünlerimiz kitaplar, sergiler...Üreticiler yazarlar, şairler, ressamlar, burada çalışan editörler. Buradaki hayatımız bu tür ürünlerle, üreticilerle geçiyor.
Markamız da yılların ciddi birikimiyle, sağlam çalışmalarla oluşmuş güçlü bir marka...”
Bize kendinizden bahseder misiniz? Bilişim sektöründen kültür sanat alanına geçişinizi değerlendirir misiniz?
Çok şanslı bir insan olduğumu düşünüyorum. Bir yandan da bu şansı kendimin yarattığını söyleyebilirim. Çünkü ben ne yaptıysam çok severek yaptım. Sanırım ben esas çalışmayı çok seviyorum. Hep güzel işler çıktı önüme ve ben bu güzel işlerle çok iyi anlaştım. Hiç çok çalışmaktan kaçmadım...
Çok uzun yıllar teknik konularda çalıştım. İş hayatıma Tübitak Marmara Araştırma Enstitüsü’nde Elektronik Araştırma Bölümü’nde başladım. 1980li yıllarda bir süre ses işleme, bir süre görüntü işleme üzerinde çalıştım. Bu sıralarda bizim araştırmacı olarak üzerinde çalıştığımızı konular artık ticari olarak piyasada görülmeye başlandı, bunu yaşamak çok güzel birşey. Bazı açılardan ise moral bozucu bir tarafı da vardı. Örneğin görme engelliler için yaptığımız bir çalışma dönemin başbakanı tarafından reddedildi. 80li yılların başında bir gündü, başbakan arkasında kocaman bir kalabalıkla geldi. Biz de sayısal ve analog bilgisayarlar ile sesi işliyoruz ve insanın ağzının yapısını, ağız içindeki boşlukları ve ses tellerinin titreşimini sümüle ederek Türkçeyi mekanik olarak seslendiriyoruz. Çok güzel birşey yaptığımızı düşünüyorduk. Türkçe için ilk defa böyle bir şey yapılıyordu ve başbakan sunumumuzu izledikten sonra ‘Ben böyle bir teknolojik oyuncağı çocuğuma Amerika’dan hediye getirdim’’demişti. Tabii sonra çok gelişmişleri çıktı.
Daha sonra bir bankanın Bilgi İşlem bölümünde Sistem Programcılığı yaptım. Sistem işletiminden sorumlu oldum. Sonuçta uygulama geliştirme değil de, hep biraz daha donanıma yakın katmanlarda çalıştım, hep böyle altyapısal çalışmaları severdim. Yapı Kredi’ye geçtiğimde proje yönetimi yapmaya başladım. Mühendis kökenli olmam ve o güne kadar yaptığım farklı çalışmalar nedeniyle, proje işini çok sevdim. Sonuçta bilirsiniz proje başlar, proje sahibinin beklentileri değişebilir. Bu da projenin çok doğal bir halidir. O nedenle bence projenin en önemli aşamalarından biri, daha başındayken proje sahibinin gerçekten neye ihtiyacı olduğunun çıkarılmasıdır. Bu da proje yöneticisinin en önemli işlerinden biridir.
Çok değişik projelerde çalıştım. Örneğin bir tanesi, Yapı Kredi’nin Gebze’deki operasyon merkezi inşaatıydı. Ben inşaatçı değilim ama lastik çizmem ve baretim oldu! İnşaatın başlangıçta belirlenen ilkelere ve bütçeye uygun olarak tamamlanması esas olmak üzere 7 gün 24 saat çalışacak insanları işe almaktan tutun, günlük hayatın devamını sağlayacak işlerin devrine kadar çok değişik aşamalarında çalıştım. Ortaya kocaman ve çalışan bir bina çıktı. Sonraki proje çağrı merkeziydi. Çağrı merkezini devredemedim ve çağrı merkezi yöneticisi oldum. Böylece salt projeci olarak çalışma hayatım sona erdi. Bilirsiniz proje belli sürede biter, teslim edersiniz. Başka bir işe başlarsınız. Çok güzel bir dönemdi o da. İnsana gerçekten çok şey öğreten, çok ödüllendirici bir işti. Herkese uymayan bir iş. Çünkü bir şey yaparken insan emeğini beğeniyor, işi çok sahipleniyor ve bitip de tamam dediğiniz sırada başkasına teslim etmek çok zor olabilir. Hele o teslimin sağlıklı olması yani karşı tarafın, alıcı tarafın da bunu benimseyerek alması da zor bir iştir. O da proje yöneticisinin maharetleri altında olması lazım. Gerçekte herkesin profesyonel hayatta bir dönem proje yöneticiliği yapması veya eğitimini almasının çok faydalı olduğunu düşünüyorum. Çünkü bir işi alıp, tanımlayıp, sonucuna ulaştırıp ortaya çıkarmak çok ciddi bir iştir. Özellikle günümüzde artık pek çok disiplin bir arada çalıştığı için, proje yönetimi yaklaşımı şarttır. Hemen hemen hiç kimse artık bir işi yalnız başına bitirmiyor. Öyle bir hayat yok artık….
Çok şanslı bir insanım dedim ya, o çağrı merkeziyle kalmadı, çağrı merkezinde ATM, internet bankacılığı eklendi. Sonuçta şimdi kısaca ADK dediğimiz alternatif dağıtım kanalları yöneticiliği yaptım. Alternatif dağıtım kanalları yöneticiliğine daha sonra Yapı Kredi’de bireysel pazarlama eklendi. Sonra bireysel pazarlama çıktı. Onun yerine IT eklendi, Yapı Kredi teknolojisi ki bence o da müthiş güzel bir işti. Böylece ben 94’ten 2003’e kadar kadar IT’nin içinde değil kenarında, hep yanında oldum, böyle uzunca bir aradan sonra tekrar IT’nin içinde çalışmaya başladım.
Sanatı hep sevdim...
Benim bu merakımın Yapı Kredi’de yöneticiler tarafından bilindiğini hiç farketmedim. Ama bir gün bana Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılığı yönetim kurulu üyesi olmam teklif edildi ve o zaman Yapı Kredi IT’sine bakıyordum. Çok memnuniyetle kabul ettim . Çok mutlu oldum ama şaşırdım. Sonra Yapı Kredi-Koç birleşmesinden sonra bir süre bankanın kurumsal iletişiminden sorumlu olarak çalıştım. 2,5 yıl kadar kurumsal iletişimde çalıştıktan 2008 yazının sonunda sonra buraya profesyonel yönetici olarak geldim.
Bence kısaca yönetici olduğunuz zaman aslında yönettiğiniz üç temel şey vardır: Konu ne olursa olsun: insan, bütçe ve marka. Burada da temel olarak bunu yapıyorum ama hep diyorum ki burada ürün ve üretici çok güzel. Ürünlerimiz kitaplar, sergiler...Üreticiler yazarlar, şairler, ressamlar, burada çalışan editörler. Buradaki hayatımız bu tür ürünlerle, üreticilerle geçiyor. Markamız da yılların ciddi birikimiyle, sağlam çalışmalarla oluşmuş güçlü bir marka.
Başka disiplinlerden gelmek ve bakış açınızın farklı olması buraya neler kattı?
Dışarıdan gelmenin belli zamanlarda mutlaka katkısı vardır. Yani tazelenme getirir. İnsanlarda mesleki bir körlük oluşabiliyor. Her zaman hepimiz için geçerli bu. Ancak yapılan işleri iyi ve saygıyla anlamak da önemli. Her iş dışarıdan çok kolay görünüyor olabilir. Sonuçta herkes sergiye gidiyor , herkes kitap okuyor. Çünkü günlük hayatlarının bir parçası. Biz ise bunu iş olarak yapıyoruz.
YKKSY’nin misyonu “Kültür ve sanatı Türkiye’de daha yaygın bir çevreye taşımak” , bu amaçla başka neler yapılmalı? Sosyal sorumluluk olarak Türkiye’de kurumların kültür sanata desteğini nasıl görüyorsunuz? Dünyada nasıl?
Ülkemizde Yapı Kredi’nin bu konuda öncü olduğunu düşünüyorum. İlk defa kendi bünyesinde kültür- sanat müşavirliği kurmuş bir banka. Banka 1944 yılında kurulmuş ve 1944’de ilk şube açılışında bankanın kurucusu olan Kazım Taşkent demiş ki ; “Bizim gibi büyük kuruluşların iki görevi vardır. Biri, kendi iştigal konuları ile ilgili görevleri, ikincisi ise, topluma karşı olan görevleridir. Biz, kültür ve sanatı seçtik. O yüzden biz, Kültür ve Sanat Bankasıyız” demiş. Yıl 1944, ikinci dünya savaşının sonu, insanların canları yanmış, paraları bitmiş, yoksulluk var... Kültür-sanatın en son düşünüleceği bir ortamda Yapı Kredi bu anlayışı getirmiş ve ondan sonraki hissedarlar ve yöneticiler hep bunun üzerine bir şeyler inşa etmişler. Şimdi de öyle.
Dünyada da kurumlar sanatı çok destekliyorlar ama devlet daha da çok destekliyor.
Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık genel müdürü olarak gününüz nasıl geçiyor? Bir gününüzü özetler misiniz? Yapı Kredi yayınlarından çıkacak kitaplar nasıl seçiliyor?
Hangi kitabın yayınlanıp, hangisinin yayınlanamayacağına yayın kurulumuz karar veriyor. Bu grubun içindeki uzmanların bir kısmı dışarıdan, bir kısmı ise bizim çalışanlarımızdan oluşuyor. Bize pek çok öneri geliyor. Ama belki ondan daha fazla araştırma yapıyoruz, hem yurtiçinde, hem yurtdışında Yabancı yayıncılarla, ajanslarla iletişim halindeyiz. Hem yayın kurulumuzun üyeleri hem editörlerimiz sürekli yayın dünyasını tarıyorlar. Ayrıca mutlaka her sene birkaç genç yazarın kitabını yayınlamaya çalışıyoruz. Bunun da çok büyük bir şans olduğunu düşünüyorum. düşünsenize bizim kitaplarımız arasında Yaşar Kemal, Nazım Hikmet, Sabahattin Ali, Orhan Veli ve genç bir isim. Büyük bir onur. Nurullah Ataç ‘’Zar Atmak’’ dermiş yeniler için. Biz de her sene bir kaç kişi için zar atıyoruz. Çok seçici davranıyoruz,n iyileri seçmeye çalışıyoruz ama sonuçta yaşayan ve zamanla sonuçları görülen bir şey bu. Sergilerimiz için de kültür kurulumuz var. Bunların yanı sıra her şirkette olduğu gibi bütçe, satış ve insan kaynakları ile ilgili işlerimiz oluyor. Bizim iş ortaklarımız dediğimiz yazarlarla, şairlerle, ressamlar, güncel sanatçılarla eserlerini tanımak, tanıtmak, onları dinlemek ve yeni projeler yapmak için görüşmelerimiz, araştırma ve incelelemelerimiz oluyor. Bir günüm bunlarla geçiyor diyebilirim.
Söyleşiler, Yazarlar, Ödüller, Kitap, Sergi, Müze, Arkeoloji... Bu etkinliklere ilgi nasıl?
Etkinlik yapmamızın en önemli iki nedeni var: Birincisi belli bir sorunsalı düşündürtmeye çalışmak, onun hakkında konuşulmasını sağlamak. İkincisi ise kitaplarımızın daha çok okunmasını, sergilerimizin daha çok görünmesini sağlamak. Arkeoloji etkinliklerimiz de çok ilgi çekiyor. Güzel arkeoloji sergileri yapıyoruz ve bunlarla ilgili yaptığımız konuşmalar, konferanslar her zaman çok ilgi çekiyor. Çizgi romanla ilgili etkinlikler de ilgi çekiyor. Sergilerimizin sanatçısıyla veya küratörüyle ya da bir uzmanla sergi gezmek mümkün olabiliyor. Yıllar önce Warhol, Baselitz gibi dünyaca ünlü sanatçıların eserlerini ilk sergileyen yer olmuşuz. Geçen yıl, son dönem Avrupa sanat tarihi anlatır gibi Past Present Future ismiyle bir sergi düzenledik, 1600’lerin başından yağlıboya tablolar da vardı, 2000’lerden enstalasyonlar da. Birkaç yıldır güncel sanatın seçkin örneklerini sergiliyoruz. Ayrıca “bir usta bir dünya” başlığı altında toplumsal belleği canlı tutan arşiv veya dünyaca ünlü sanatçılardan (örneğin, savaş fotoğrafçısı Robert Capa, belgesel fotoğrafçı Sebastiao Salgado, Ara Güler gibi) fotoğraf sergileri düzenliyoruz.
Her sergiyle ilgili bir kitap ve etkinlik mutlaka yapıyoruz. Her zaman tarihe ,sanat tarihine, Türk sanat tarihine kayıt düşen sergiler yaptığımızı düşünüyorum.
Kurumlar için de özel kitaplar hazırlıyoruz. Örneğin, Tüpraş için Anadolu Uygarlıkları kitap dizisi çalışmasına başladık. Urartu’yla başladık. Her yıl bir kitap yapacağız. Tüpraş; biliyorsunuz Türkiye’nin en büyük kurumu. Anadolu uygarlıkları hepimizi ilgilendirmesi gereken, üzerinden yaşadığımız toparkların zenginliklerini bize aktaran konular.. Böyle önemli bir konu bu kadar büyük bir kuruma çok yakışıyor. Öte yandan onlar da yerin altıyla ilgililer. Arkeoloji de öyle. Bunun gibi Tofaş’a sergi, Aygaz’a kitap yaptık. Bunlar önemli kurumsal iletişim için ve tabii sürekliliği olursa kalıcı oluyor. Bu sene bir tane kitap yapmış, ertesi birilerini gezmeye götürmüş, bunlar uçuyor, gidiyor. Tüpraş’ın bu konuda bizi anlaması ve böyle bir işe girmesi bizim için çok önemli. Kitabın şöyle bir özelliği var: yanmadığı sürece yok olmuyor, siz evden atabilirsiniz. Ama o sahafa gidiyor, sahaftan alınıyor, belki bir halk kütüphanesine, belki bir köy okuluna bağışlanıyor. Yanmadığı sürece gerçekten o var.
Çocuklarına kitap okuma şevkini aşılamak isteyenlere ne önerirsiniz?
Ev halkının kitap okumasını öneririm. Yatarken çocuğa kitap okumak çok iyi bir şey fakat yeterli olmuyor. Annenin, babanın günlük hayatında kitap okuma alışkanlığı varsa ve bunu da sadece kendiyle bırakmayıp çocuğuna okuyarak, birbiriyle kitaplar hakkında konuşarak ilerletiyorsa kitap okumanın çekiciliği aileye yerleşiyor.
Son dönemde bize hangi kitapları tavsiye edersiniz ?
Bu soruya cevap vermek zor. Biz edebiyat, sanat, tarih, çocuk ve felsefe konularında yoğunlaşıyoruz. Son yıllarda Macar edebiyatından da çeviri yapıyoruz. Çok bilinen birşey değildir. Ama okumanızı öneririm. Değişik bir pencere açacaktır. Macar edebiyatından üç kitap önerebilirim. “ Dün” , “Kapı”, “Büyük defter” bunlar nitelikli edebiyat ama kolay okunabilen kitaplar. Türk edebiyatından eğer okumadıysanız mutlaka Vüs’at O. Bener derim. Yaşar Kemal, Nazım Hikmet’i herkes okumuştur, okuyordur diye özellikle söz etmiyorum ama her daim okunması gerekir. Kazuo Ishiguro’nun “Beni asla bırakma” adlı kitabı var. Şimdi filmi oynuyor. Kitabı ben birkaç yıl önce okudum, çok güzel, değişik bir bilimkurgu.. Bizdeki La Fontaine'in çevirisini kim yapmış biliyor musunuz? Orhan Veli. İşte bunun kıymetini bilecek annneler babalar olması lazım. Yenilerden Mamma Mia’yı öneriyorum, hem italya ile ilgili bilgiler içeriyor, hem de yemek meraklılarının ilgisini çekecek bir kitap. Blogdan Al Haberi de çok güzel. Büyük Balık da yine yeni bir kitap, keyifli bir baba-oğul yolculuğu anlatıyor. Anne Baba ve Diğer Ölümsüz Şeyler ödül almış bir öykü kitabı, genç bir yazardan çarpıcı ama çok gerçekçi öyküler var. Psikolojiyle ilgilenenler için mutlaka Oliver Sacks’ın kitapları derim. Ayşegül serisi günümüz çocukları için yenilenmiş, üstelik anneler için nostaljik bir kitap. Tarih meraklılarına Savaş Sonrası, Soğuk Savaş, Geçmişten günümüze İstanbul Tiyatroları, Naum Tiyatrosu (bunlar hem tarih hem tiyatro merakı olanlar için, biliyorum Probil’de tiyatroya gönül vermiş, çok başarılı tiyatrocular var)… Bir başvuru kitabı olarak Mustafa Kemal’in Nutuk’u, 1927 baskısından Latin harflerine yeniden çevrilmiş ve çok özel bir basımla.
Tatillerinizi nasıl geçiriyorsunuz? En son gittiğiniz (ya da en etkilendiğiniz) seyahati bizimle paylaşır mısınız?
Son seyahatimizi anlatayım. 3 günlüğüne Floransa’ya gittik. Zubin Mehta’nın 75. Doğum günü kutlamalarını hedef almış bir geziydi. 74. Maggio Musicale Fiorentino'nun açılış gecesinde, Ferzan Özpetek'in rejisiyle sahneye konulan ve orkestra şefliğini Zubin Mehta’nın yaptığı Verdi'nin Aida operasını izledik. Gerçekten çok güzeldi. Ertesi gün gittiğimiz konser ise yine Zubin Mehta yönetimindeydi ve piyanist ise Daniel Barenboim idi. Gündüz de başta Uffizi olmak üzere çok güzel gezdik. Son gün eski sarayı gezdik. Sarayın o tarihi ortamında güncel sanat da gördük. Damien Hirst’in “For the Love of God” adlı eseri sergileniyordu. Bir kafatası düşünün, tamamen pırlantalarla işlenmiş. Bu kafatasını tamamen karartılmış bir odaya koymuşlardı.
Tatillerde yemeğe de çok önem veririz ve yerel lezzetleri bulup tatmak için özel çaba sarfederiz ama bu sefer süre çok kısaydı, buna pek zaman ayıramadık.Bu sefer müzik odaklı bir tatildi.
Teknolojiyle aranız nasıl? Çalışmalarınızda teknolojiden ne ölçüde faydalanıyorsunuz?
Aram iyi diyebilirim. Iphone ve Ipad günlük hayatımda epey yer tutuyor! Çok da memnunum. Teknolojiyi işimizde daha iyi kullanabilmeyi isterim. O da zaman ve bütçe meselesi ve tabii ki insanların eğitimine de zaman ayırmak gerekiyor. Kişisel olarak teknoloji bilgimin günlük hayatın gerisine düşmemesi gibi bir hedefim var. Ne kadar başarırım bunu bilmiyorum ama yaşlandığım zaman da bir şekilde bunu korumalıyım diye düşünüyorum. Yoksa gençlerle anlaşmamız çok zor olacak. Öyle bir nesil yetişiyor ki, doğduklarından itibaren internet var. E-mail bile eski moda oldu artık..
Keşke... icat edilseydi de hayatımız kolaylaşsaydı dediğiniz birşey var mı?
Artık teknolojiden beklediğim birşey var. O da gerektiğinde ışınlanabilmek diyorum...
Size göre son yüzyılın en önemli icadı nedir?
İnternet diyebilirim. Ancak teknolojinin en iyi kullanıldığı yerlerden biri de tıp. Çok şükür bunun örneklerini günlük hayatta çok sık görmüyoruz ama çok önemli gelişmeler olduğunu düşünüyorum.
Çok teşekkür ederiz.