Nermin Bezmen: “Aşk; yürek, ruh, zihin ve beden bütünlüğünde yaşanan bir mistik duygu seli benim için” (Ağustos 2011) 
 
Nermin Bezmen ile şeytana karşı bir manifesto olarak nitelendirdiği yeni kitabı “Şeytanın İflası, Sırça Tuzak 2’  vesilesi ile Bebek’te keyifli bir söyleşi yaptık… Probil e- bülten okuyucuları için sorularımızı yanıtlayan Bezmen’in zarafetinden ve ışıltısından etkilenmemek mümkün değil...

Türkiye’nin en çok satan yazarlarından Nermin Bezmen’in teknoloji ile ilişkisi, sosyal medyaya bakış açısı, yazarlık serüveni, evinde yetiştirdiği orkideler, yazarken ilham aldığı müzikler, klasik otomobil tutkusu ve gerçek aşkın tarifi sohbetimizi renklendiren konu başlıkları idi… 

Bir yazar olarak teknolojiden nasıl faydalanıyorsunuz?

Teknolojiden yazarlığım için gerekli olduğu kadar faydalanıyorum. Çünkü benim elektronik dünyasıyla ruh halim pek uyuşmuyor.  Fakat nimetlerinden istifade edebileceğim kadarıyla yadsımam da mümkün değil. 10 roman çıkarabileceğime eğer 30 tane yazabiliyorsam o noktada bilgisayar devreye giriyor ve hayatımın bir parçası oluyor.

Cep telefonunu ise sohbet için değil, sadece acil bir mesaj almak ve vermek için kullanıyorum. Zaten tercih ettiğim model de oldukça sade ve giriş seviyesinde özelikleri içeriyor. Resim çekmez, fazla teknolojik özellikleri bünyesinde barındırmaz. Teknolojiyi aslında hayatı rahatlatmak, zamanı daha ekonomik harcamak için kullanmalıyız.

Kitap yazdığım dönemlerde günde 5- 6 saat ekran karşısında olurum. Ancak bu bir süre sonra 8 -10 saati bulduğu gibi süre 12 - 15 saate de çıkabilir.  Bazen 20 - 22 saat bilgisayar başında oturduğum olur ki,  bir başka dünyaya ışınlandığımı hissettiğim zaman dilimleridir onlar. Artık zihnen oturduğum mekânda değilimdir…  

Sosyal medya hayatınızın ne kadar içinde?

Hergün 1- 1.5 saat facebook sayfamdan okurlarım ile haberleşiyorum. Gelen mesajların hepsine birebir kendim cevap veririm. Şahsen bu konuda bir yardımcı asistandan destek alındığında samimiyetin kaçtığına inanıyorum. Bu, benim okuruma bir teşekkür edebilme yöntemi. Bana gönlünü açmış, kitabıma para vermiş almış,  zamanını ayırmış,  bana hayranlığını beğenisi belirtmiş okurum ile arama aracı koymayı ayıp kabul ediyorum. Sosyal medya kanalıyla beni yüreklerine alıp,  dünyalarına beni kabul eden okuyucularımın enerjisinden besleniyorum, motive oluyorum.

Yazarlığa nasıl başladınız? Profesyonel olarak resimle de uğraştınız. Minyatür ustası,  özgün baskı sanatçısı, restoratör, sunucu, dergi köşe yazarı, halkla ilişkiler uzmanı, yoga eğitmeni … Neden yazarlık ağır bastı? 

Benim hayatta kalıcı olmak gibi bir telaşım vardı.  Evet haklısınız farkı alanlarda çalışmalarım oldu. Resim, yoga eğitmenliği, antika, dekorasyon, vs. Uğraştığım her işin de hakkını vermeye çalıştım. Kendimi sürekli geliştirdim ve besledim.  Çocuklarım okula başlamıştı,  ikinci defa üniversite sınavına girdim, ilgilendiğim her işi ciddiye aldım,   hepsinde kendime göre muvaffak oldum. Yazmak, yazarlık yapacağım diye başladığım bir şey olmamasına rağmen,  çocuklarıma bir aile öyküsü bırakayım,  kendi kütüphanemizde bir arşiv olsun diye başladığım bir uğraştı. Zamanla yazarken o kadar güzel paylaşımlar gördüm ki, okurlarım beni öyle bir kucakladı ki,  o tatmini aldığım an “Nermin dedim, işte olman gereken yer burası aslında.” Özetle okurlarım, yazar olmam gerektiğini belirledi.

Yazmak için en verimli saat, mevsim, ortam nedir?

Şöyle bir gerçek var. Gece 10’dan sabah 5 e kadar olan, dışarıdaki enerjinin, temponun, gürültünün azaldığı bir zamanda, enerji farklı bir boyut alıyor. Ben gece yarısı 12 den sonra dünyaya bana ait bir stille bakıyorum.  Sadece müziğimle kaldığım anlarda daha yaratıcı olabiliyorum. Ama Allah’a şükür, yazar korkusu dedikleri “şimdi ben yazacağım” dediğim hiç olmadı. Bir hikâyem var her zaman. Hayatı çok izleyerek yaşıyorum. Onun için de aktarmak istediğim şeyler hep hazır.  Yani hiç kurgulamam da gerekmiyor aslında.  Dolayısıyla her saat,  her an,  her yerde, hatta yolculukta, trende uçakta vs. yazabilirim. Hatta Amerika yolculuklarımda uçakta saatlerce yazdığımı hatırlıyorum.

Yani özetle her şeyden besleniyorsunuz. Hayatın kendisi yetiyor…

Tabii. Tek önemli unsur, huzurlu olmak. Derler ya sanatçı sıkıntılı olmalı ki üretmeli. Benim için hayır. Ben, zaten sıkıntılı kaotik hayatlar anlatıyorum, kahramanlarımla öyle bir hüzün girdabının içine giriyorum ki…  Keyif anları da oluyor ama çok dibe vuruşlar da.  Bunun için hayatın kendisinden besleniyorum. Kendi hayatımda ve sevdiklerimin hayatında düzenimin yerinde olması lazım. İçim rahat olacak, herkesin mutluluğunu, ihtiyaçlarını gidermiş olacağım ki ancak o zaman çok büyük keyifle çalışırım.

KAHRAMANLARIMLA SATRANÇ OYNAR GİBİYİM

Bir kitaba başladığınızda sonunu biliyor musunuz? Önceden kurguluyor musunuz? Süreç nasıl işliyor?

2 cümlelik bir şablonum vardır. Genelde ya bir karakter,  ya da bir olay beni çağırır. Beni yaz der ve bellidir ne olduğu, ne olacağı.. Ama yine de eğer gerçek bir öykü değilse, kurguysa bir yerden sonra kahramanlarım aynen gerçek insanlar gibi o kadar canlı kanlı hale geliyorlar ki… Benim kulağıma fısıldıyor ve “ Nermin Bezmen bana artık şöyle bir sevgili bul” diyorlar.

Bu çok eğlenceli öyle değil mi?

Evet çok,  hem de çok. Ben yazarken,  çok, çok,  çok eğleniyorum. Aslında kahramanlarımla satranç oynar gibiyim.  Ben onlara bir şey yaptırır gibi oluyorum. Tam o anda kahramanlarım şöyle yapmak istiyorum, şuraya gitmek istiyorum diyor, ben de hımmmm, tamam öyle mi istiyorsun, bende sana işte şöyle yaptırırım diyorum:)Yazarken kanatlanıyorum adeta.  Öyle bir hürriyet ki bu... Kahramanınızla istediğiniz yere gitmek harika!  Vize problemi yok,  pasaport derdi yok:) Bütün hikaye, hayal gücünüzde biraz birikimde. Ama birikim olmadan hayal gücü de yetersiz kalıyor tabi.

Çok okuyor musunuz?

Çok okuyorum, öğrenmek yetmiyor… Okumak, benim eğitimim.  İster tarih romanı olsun,  ister aşk romanı olsun,  isterse iş adamı öyküsü… Hepsi beni farklı bir açıdan besliyor.   Benim için birinci ağırlık karakterlerin psikolojisidir.  Karakterlerime bir elbise gibi o psikolojiyi giydiririm. Bu nedenle psikoloji çok okuyorum, çocuk romanı da yazdım.  Mesela o dönemde anne olmama ve torun sahibi olmama rağmen, pedagoji okudum.  Bütün anlattıklarımı besleyen tarih, sanat tarihi, psikoloji, arkeoloji, dünya çapında gelmiş geçmiş iz bırakmış isimlerin hayat hikâyeleri, biyografileri, müzisyenlerin delilik ile yaratıcılık arasındaki gidiş gelişleri, hayatları, mimari… Bütün bu konuların hepsi beni ilgilendiriyor. Çünkü hepsi o veya bu şekilde karakterlerime dokunuyor. Ayrıca yaşıyorum… Kahramanlarımın gittiği mekanlar,  yediği bir yemek, dinlediği müzik, dekorasyon objeleri, mücevherler… Yaşantımın da bir yansıması var tabi kitaplarımda. Hayal gücü,  tüm bunların üstüne ekleniyor. 1 puanlık bilgiyle, 9 puanlık hayal üretemezsiniz !

Sizin için en özel kitabınız…

Kurt Seyh ve Shura … Çünkü yazarlığımın merhabası olan, tahmin etmediğim bir zamanda, beni yazarlığa adım attıran ve okurla kavuşturan ilk göz ağrım. Bir de çok aile özüne ait bir hikayeydi. Bambaşka, masalsı, devri bitmiş bir zamanın, sınırları değişmiş bir ülkenin, klasik tarzda, bir varmış, bir yokmuş gibi, bir gerçek bir öykü ve hayat hikayesi. 

Ayrıca sunu da eklemeliyim, diğer kitaplarım da benim için çok özel. Kimini çok hüzünlü zaman diliminde yazdım, kimini hüznümden kurtulmak üzere, kendimi eğlendirmek için. Kimini de çok hırslandığım ama karşısında çaresiz kaldığım kötülük ve kötü insanlar için, bir şekilde mücadele alanı gördüğüm ve savaş açtığım için yazdım. 

ŞEYTANA KARŞI BİR MANİFESTO

Son kitabınızda okuyucularınız diğerlerinden farklı olarak bu kitapta ne bulacak?

Seytanın İflası ‘Sırça Tuzak’ adlı kitabımın devamı.  Sırça Tuzağı ise bir kanal için dizi senaryosu olarak 2 bölüm hazırlamıştım. Ancak,   kanal ve yapımcı arasında bir anlaşmazlık olunca dizi yapılamadı. Emeklerim boşa gitmesin diye içeriği romana dönüştürdüm. Zaten o kitabın temposu farklıdır, çok sinematografik,  ani geçişlerle hızlı giden bir kitaptır. Şeytanın İflası kitabımda Türkiye’nin bugünkü şartları esas motivasyonum oldu. Şeytana karşı bir manifesto bu.

Kitapta, iş dünyasında yükselmek adına herkesi ezerek ve kimseye hakkını vermeden tepede kalmak üzere ruhunu şeytana satan bir adamın aile ilişkilerini, dost ilişkilerini, dini tanrıyı ve kutsal kitapları nasıl basamak yapabildiğini anlatıyorum. Kitabı yazarken hiç zorlanmadım. Maalesef o kadar canlı örnekler var ki etrafta. Kötülük yapanın, diğerini ezenin akıllı kabul edildiği, ezilenin, aptal, şapşal ve ezilmeyi hak ettiğine inanıldığı, güç ve servet uğruna her şeyin mubah olduğu, bu uğurda dinin, değer yargılarının, tanrının kullanıldığına şahit oluyoruz.

Benim kitapta yarattığım bu karakter, şeytanla o kadar bütünleşti ki sonunda şeytan onun bünyesine girdi, yerleşti ve aramıza katıldı. Maalesef Türkiye’de benzer karakterlerin sayısında inanılmaz bir artış var.  Kitaptaki kadın kahramanın yerine kendimi koyarak,  aslında şeytana karşı bir meydan savaşı açtım ve o savaşı kazanmış gibi hissederek reel olmasa da bu şekilde şeytanla hesaplaşmış hissiyle bitirdim kitabı…

Sırada ne var?

Çok şey var ama bundan iki ay sonra ruh halim bana ne yazdıracak bilemiyorum. Ben reel günlük hayatımı da yüreğimin sesiyle yaşan bir insanım.  Kitapları da öyle yazıyorum. Bu şimdi aktüel konu, bunu yazayım ya da tam piyasası demiyorum.

Shura’nın geri kalan hikayesi çok talep alıyor… Zamanı geldiğinde onu da yazmak planlarım arasında. 2 bölümü hazır, yazıldı zaten. Kurt Seyh ve Shura’nın öyküsü üzerine uzun metraj bir film için bir yapımcı devrede. Sürprizler olabilir.

Ayrıca şimdilerde bir dizi senaryosu ile ilgileniyorum. Özel bir proje. Eylül ayında bir kanalda yayınlanacak bir dizinin senaryosuna yoğunlaştım şu aralar.

Buna ek olarak iki tarihi kurgum var. Tarih içinde dedektiflik yapmayı başladım yine. 

VEFAKÂR ÇİÇEKLER…

Yazarlık dışında nelerle ilgileniyorsunuz, hobileriniz neler?

Spor benim için çok önemlidir, bir yaşam tarzı... Yoga ve Gym’e düzenli vakit ayırım. Evde orkide yetiştiriyor ve çoğaltıyorum. İki – üç tane ile başladım şimdi 16- 17 tane oldu. Çok vefakâr çiçekler…

Ya klasik otomobillere ilginiz...

Türkiye Klasik Otomobil Kulübü’nün üyesiyim. Rahmetli eşimle klasik otomobil yarışlarına katılırdık. Kendisi Amerika’ da Formula ve Corvet yarıştırmış başarılı bir yarışçı idi. Bu alanda Türkiye’de de çok emeği vardır. Ben de zamanında iyi bir co -pilottum. Türkiye ve Yunanistan’da birçok yarışa katıldık. Ancak son dönemlerimizde onun rahatsızlığı nedeniyle ara vermiştik. 

Deniz ve yüzmek bir başka anlam taşıyor benim için. Suda unutulabilirim. Tekne bir başka tutkum… Çok cefakâr bir denizciyimdir, tam anlamıyla iyi bir takım arkadaşıyımdır denizde. Şimdilerde ise hobim; torunlarım. Tüm vaktimi alıyorlar…  Ama evin en genci hala  benim…   Ruh hali olarak

Yazdığınız kitaplardan net bir şekilde hissediliyor. Müzik arşiviniz oldukça geniş olsa gerek. Sizin için en özel şarkı …

Bir kitap yazarken beni çok etkileyen şarkılar oluyor tabi. Ruh halimi şekillendiren, benim parçam olan, yazarken bir tema için bölüm bitene kadar dinlediğim şarkılar var.   Bazen günde 20 saat mi çalışıyorum,  beni ruh hapsine alan 20 saat sadece tek şarkı dinlediğim de  oluyor.  Ama hepsinden de özeli var tabi…. “Serge Reggiani’nin seslendirdiği ‘T’as L’air D’une Chanson” Büyük acımdan sonra beni hüznümden çıkaran yüreğin, bana hediyesi… Bir yüreğin dibe vuruştan, tekrar yükselişini, çıkışını anlatan bir  öyküyü getiriyor beraberinde…

AŞK ARANIP DA BULUNACAK BİR META DEĞİL

Kitaplarınızda damaklarda tat bırakan, onları adeta şekillendiren bir kavram “Aşk”. Nermin Bezmen’in aşka ve sevgiye dair tarifi nedir?

Sevgi, aynı anda birden fazla varlığa duyabileceğiniz bir güzellik. Koruma, kollama, aynı zamanda hayatınızdaki varlığının tadını çıkarma duygularını içinde barındırır. Aşk ise ruh, yürek, zihin ve ten bütünlüğünde yaşanan, içinde sevgiyi, şefkati, coşkuyu, arzuyu, tutkuyu, cesareti, hâtta gözü karalığı barındıran, insanı kanatlandıran bir duygu. Sevgi de kendi heyecanları olmasına rağmen daha sakin yaşanan bir duygu hali. Aşk benim için topal süvarili kör at.  Onunla ne kar yükseğe çıkacağımı, ne kadar derinlere dalacağımı düşünmeden terkisine atlar giderim. Bu, belki de, ilişkilerimle ilgili geçmişe dair ‘keşke’ler, ânımla ilgili ‘ama’lar ve gelecekle ilgili endişeler yaşamadığım içindir.

MİSTİK BİR DUYGU SELİ

Aşkta da, aşk adına bir diğerinin peyki oluyorsanız o aşk olmaktan çıkar, ‘esaret’ olur. Esaret de, kıskançlık, huzursuzluk ve endişeler gibi insanı da, sevgiyi de, aşkı da yorar. Aşk, aranıp da bulunacak bir meta değil. Dediğim gibi, yürek, ruh, zihin ve beden bütünlüğünde yaşanan bir mistik duygu seli benim için. Kendime ait kalarak kendimi ve bu duyguları paylaşabileceğim kişi âşık olduğum kişidir. Aynı şekilde âşığı da kendisine sahip bırakmalı ve aşk’ı avuçta narin bir kelebek gibi korumaktan yanayım. Sevdiklerimi de, aşkımı da, hep en son birlikteliğimizmiş gibi hasret duyarak, duyguları içime çekerek yaşarım. Ama aynı zamanda, sonsuzluk kadar uzun süre beraber olacakmışız gibi de sevgiyi, aşkı beslemeye çalışırım.

Herkesin kendisine göre bir aşk tarifi var şimdi…

Bugün, aşkın tarifi artık o kadar yozlaştırıldı ki, ‘aşk’ kelimesinin yerine benim anladığım anlamdaki duyguyu ifade etmek için yepyeni bir kelime yaratmak ihtiyacı duyuyorum bazen. Reklâmlar; pencere çerçevesi, alışveriş merkezi, ayakkabı mağazası ve daha nice obje için yazılmış aşk şarkıları ve metinleri ile dolu. Genç kızların, kadınların çoğu kendisini tamamlamak üzere, para ve güç sahibi erkekleri aşk unsuru olarak görüyorlar. Bu anlamda, erkekleri daha dürüst, daha naif buluyorum. Etraf, birbirine sesini yükselten, kalabalıklara girmedikçe yalnız zamanları paylaşamayan, ruhen ve zihinsel olarak sürekli bir diğerini inciten, ilk sıkıntı anında bir diğerini suçlayan çiftlerle dolu. Yüreğinizi o özel birine vermenize rağmen, göğüs kafesinizde halen daha iki yürek çarpıyorsa işte o ‘aşk’tır.

Peki ya aşık etmenin formülü…

Böyle bir formül yok. Ama çevremde görüyorum ki; kadınlar bunu yine de deniyorlar. Zira, söylediğim gibi erkekler daha naif bu konuda ve libidosu, egosu yüksekler. Dolayısıyla kadınlar bunu çok iyi kullanıyor ve bir kez kendilerine bağlayana kadar erkeği, onun kadınını görmek istediği gibi bir kadın olduklarına dair inandıracak her numarayı yapıyorlar. “Bir kere âşık edeyim, nasılsa sonra düzeltirim.” mantalitesi hâkim kadınların çoğunda.

MUCİZE FORMÜLÜM YOK, YAŞAM FELSEFEM VAR

Erkeğin mesleği, parası, gücü, yakışıklılığı gibi unsurlar kadınları daha da tetikliyor. Erkeği bağlayana kadar her engeli hırs konusu yapıyor ve direniyorlar. Sonra, beklentiler ve değişim başlıyor. En başta dürüst, açık olmayan, güven vermeyen, ileriye dönük içten pazarlıklı, entrika kokan düşüncelerle başlayan ilişkide gerçek bir aşk mümkün değil. Ben kendi inandığım aşkı anlattım kâfi derecede sanırım. Ama, bugünün ilişki anlayışında benim aşkı bulma ve yaşayıp elimde tutma sebeplerim çok anlaşılmaz gelecektir. Hayatın kendisi gibi, aşk da bir mucize. Onun için, yüreğimi, ruhumu, düşünce ve düşlerimi, teninin varlığını kendimi sevdiğim kadar sevdiğim bir sevgiliyi de armağan olarak kabul eder ve onun hayatını en az kendi hayatım kadar güzel kılmaya çalışırım. Yani, aşk konusunda formülüm yok ama yaşam felsefem var. Yaşamın tamamını da aşkla yaşamaktan yanayım. Hayatı ânı ânına derin derin, aşkla soluyarak yaşayamayan birinin, bir başka insana da âşık olabileceğine inanamıyorum.

Teşekkür Ederiz.

Röportajımızı Probil adına gerçekleştiren Firuze Kaymaz Fahjan’a ve Alya İletişim Danışmanlığı’na  teşekkür ederiz.

 

 

Simternet