Münir Kundakçı: Hikayeyi bildiğiniz zaman herşey çok daha fazla anlam kazanıyor...(Aralık 2009) 
 
 

Microsoft Türkiye Genel Müdür Yardımcısı Münir Kundakçı, hayatının en ilginç dönemlerinden birini Probil e-bülteni okuyucuları için anlattı. Sanatın içindeki analitik yaklaşımı Rönesans Sanat Tarihi ışığında keşfeden Kundakçı ile hayata dair keyifli bir sohbet yaptık...

İstanbul Alman Lisesi ve Boğaziçi Üniversitesi Elektrik Mühendisliği mezunu Münir Kundakçı, aynı bölümde yüksek lisansını tamamladı. Ardından aynı üniversitede MBA bölümünü de bitiren Kundakçı, 23 senedir bilişim sektöründe görev yapıyor.

 

Herkesin yapmak isteyebileceği,  fakat, gerçekleştirmek için özel  bir tutku gerektiren,  İtalya’da Rönesans Sanat Tarihi’nin izinden gitme serüveninizi bizimle paylaşır mısınız?

Sanat her ne kadar hem sanatçının hem de izleyenin yorumuna açık  bir konu olsa da, herşeyi anlamak ve anlamlandırmak zorunluluğu hisseden kişiliğimin de etkisiyle,  gördüğüm sanat eserlerinin, ilk bakışta oluşturduğu “hissin” dışında bir mesajı olduğunu düşünürdüm.  Bu mesajı tercüme etmeyi öğrenmek istiyordum.  Bir yandan da Rönesans’ı merak ediyordum, çünkü özellikle batı dünyasının ve kültürünün temelinde Rönesans var. Tüm bunlarla ilgili yaptığım araştırmalar sonucunda, İtalya Floransa’da “Rönesans Sanat Tarihi” kursu buldum. Hayatımın en ilginç dönemlerinden biriydi diyebilirim.  Ben mühendislik eğitimi aldım.  Ayrıca okuduğum lise, bilişim sektörü içinde geçen iş hayatım vb. beni hep analitik tarafa doğru yönlendirdi.  Sanatla bu kadar yakın olmak çok iyi geldi. Ancak, işin daha da ilginci, beklediğim gibi, sanatın içinde çokça analitik ilişki olmasıydı. Pagan kültüründen gelen birçok işaret, mitolojik esinlenmeler, tarihe dokundurmalar, hepsi ustalıkla gizlenmiş olarak, ama bir yandan da çok katı kurallara sadık kalınarak işlenmiş.  Kullanılan renklerden, neyin nerede durduğuna kadar herşeyin bir anlamının olması, bir anlamda bir şifreleme tekniği ile mesajın resme yedirilmesi çok heyecan verdi. Tüm bunlar benim için çok önemli bir deneyim ve iyi bir aydınlanma oldu.

 “Sanat eserinin hikayesini bilmek” konusunda birkaç örnek daha verir misiniz?

Bir eser, arkasındaki hikayeyi, sanatçının veya konunun hikayesini bildiğiniz zaman, birdenbire çok daha fazla anlam kazanıyor.  Dolayısıyla, o eserde inanılmaz derin bir dünya var. O dünya Web siteleri gibi tıkladıkça yeni sayfaları keşfettiğiniz, derinleşebildiğiniz bir dünya. Örneğin; Floransa’da “Santa Maria del Fiore” katedralinin cephesindeki her rölyefin bir anlamı var. Bu rölyefler pagan döneminden Rönesans’a üç temel sanatı (resim, heykel, mimari), üç düşünsel sanatı (dilbilgisi, hitabet, diyalektik), dönemin bilinen yedi gezegenini, üç dinsel değeri (inanç, umut, sevap), dört temel değeri (sağduyu, adalet, kendine hakim olma, metanet) temsil ediyor. İlk bakışta, “çok hoş” deyip geçebilirsiniz, kompozisyonunu yorumlayabilirsiniz, ama ne kadar derinleşmek istediğinize bağlı olarak, bir cephenin önünde bir yarım gün de geçirebilirsiniz.

Örneğin; bir saraya gidiyorsunuz, sarayın kabul salonunda karşılıklı iki ana duvarda boydan boya iki tablo var.  Başta, sadece “birer savaş sahnesini anlatıyor” deyip, kullanılan renklere, tablonun gerçekliğine, boyutların ihtişamına odaklanıyorsunuz.  Işık, kişilerin ifadesi, ve temel kuralların nasıl uygulandığını inceliyorsunuz.   Hikayeyi bildiğinizde, bu tabloların Medici ailesi tarafından kendi dönemleri ile, daha önceki dönemi karşılaştırmak amacı ile yapıldığını öğreniyorsunuz.  O zaman; bu tabloların içinde daha önce fark etmediğiniz ayrıntıları yakalıyorsunuz. Medici dönemini yansıtan tabloda birlikler, ilkinin aksine etkileyici bir düzene sahip.  Adeta, “siz başıboş bir ordusunuz, biz ise düzenli” mesajı veriyor.  İlk tabloda ilk başta göze çarpmayan bir ayrıntı var.  Bir saat ve bir kâğıt.  Bu da; işaret ettiği savaşın bir özelliğini ortaya koyuyor.  Birlikler kısa bir çatışmadan sonra, savaşı sona erdirmeye karar veriyor ve anlaşıyorlar.  Savaşmak, çok tehlikeli, zevksiz ve zor.  Medici dönemi öncesine yönelik çok ağır bir eleştiri, yüzyıllardır o duvarda kendi dilini konuşanlara sesleniyor. Tabloları tek başına değil de, olduğu mekan içinde ve beraber yorumladığınız zaman herşey daha çok anlam kazanıyor.

Türkiye’de bilişim sektörünü ve gelişimini nasıl değerlendiriyorsunuz?  Günümüz CIO’larının şirketlerin stratejik yönetimindeki artan rolleri konusunda neler düşünüyorsunuz?

Bardağın dolu yarısına bakacak olursak, Türkiye’de bilişim sektörü, dünyaya göre daha fazla ilerledi.  Örneğin, Türkiye’de bankacılık sektöründe IT nin hayata sokulabilmesi becerisi, kullanılan teknolojiden, teknolojinin kullanıcıya kabul ettirilebilmesine kadar geniş bir alanda yapılan işlerle dünyadan çok daha ileri. Bankaların en üst yönetimlerinin bu işe inanması, kaynak ayırması burada önemli bir etken.  Fakat heyecan veren, diğer sektörlerde de kabullenmenin yavaş yavaş da olsa, artmakta olması.  Bu konuda çok güzel örnekler var.  İşini yönetirken IT yi kullanan değişik sektörlerden kurumların da,  müşteri ilişkilerinde, kaynak kullanımında  maliyetleri aşağıya çekecek teknolojilere yatırımlar yapmakta olduklarını görüyorsunuz.


Günümüz CIO’larının şirketlerin stratejik yönetimindeki artan rolleri  konusu çok önemli.

Örneğin Mersin’de inşaat malzemesi ticaretini toptan olarak yapan bir firma (Alıcı İnşaat), bir ERP yazılımı  sayesinde bazı stratejilerini değiştirdi. Hem toptan hem perakende satışları olan firma, ERP yazılımı sayesinde, perakende satışa ayırdığı  kaynakların geri dönüşünün az olduğunu ve perakendenin  toptan tarafta da rekabet yarattığını gördü ve o alandan çekildi. Bu tamamen ERP’nin gösterdiği veri sayesinde oldu. Hedeflerini ekranlardan takip edilebilir hale geldiler.  Daha önce satış yöneticileri dahil “bu rakamlar yapılamaz” denilen hedeflerin, kişisel hedeflere indirgenebilmesi ve takip edilebilmesi sayesinde  gerçekleştiğini gördüler.   Bir müşterileriyle iş hacimlerinin düşmekte olduğunu fark ettiler ve nedeninin bir çalışanla olan sürtüşme olduğunu belirleyerek önlem alabildiler.   Kar etmedikleri müşterilerle iişkilerini kontrol altına aldılar. Bu muhtemelen onları son 1.5 yıllık çalkantılı döneme daha hazır hale getirdi. Bütün bunlar mütevazı bütçelerle yapılabilen şeyler oldu.
Bir örnek de Tüpraş’dan.  İzmir Rafinerisi’nde kısa zamanda yapılan çalışmalarla sistem yönetimi yazılımları sayesinde, sistemlerinin çalışmadığı süreyi ve buna bağlı iş kayıplarını önemli ölçüde azalttılar.  Bütün rafineri planlarını elektronik ortama aktarıp, bakım ve acil durumlar için çok daha hızlı karar verebilir, hareket edebilir hale geldiler.  Evrak akışını tamamen elektronik ortama taşıdılar.
 
Bardağın boş yarısına gelecek olursak, Türkiye’de   bilişimi hayatına etkin şekilde sokan şirket sayısı hala az. Bunun böyle olması, sadece bilişim sektörünün sorunu değil.  Türkiye’nin stratejik sorunu.  Bugün şirketler, çok daha zor şartlarda rekabet ediyorlar. Başkalarından daha ucuza üretmeniz, başkalarından daha hızlı bir şekilde müşterinize cevap vermeniz,  daha esnek olmanız gerek ve bütün bunlar eninde  sonunda IT ile yapılabiliyor. Günümüz CIO’larının şirketlerin stratejik yönetimindeki artan rolleri konusu çok önemli. Çünkü IT yi doğru kullanmayan firma mutlaka bu konulardan birinde takılıyor. Sonuçta o şirket yeterince başarılı olamıyor. Bu şirketlerin sayısı arttıkça, sektörler, sektörlerin sayısı arttıkça Türkiye dezavantajlı duruma gelebiliyor. Burada IT nin önemli katkısı var. Türkiye’de güzel  bir  örneğin oluşması, etrafında başka bir çok iyi örneğin de oluşmasına yardımcı oluyor.
Kısaca, bardağın dolu tarafına bakıp dolu tarafındaki örnekleri çoğaltabildiğimiz ölçüde şartları değiştirebileceğimize inanıyorum.

Sektördeki 23 yılınızdan ve ileriye dönük hedeflerinizden bahseder misiniz?

23 yıldır IT sektörünün içindeyim. Aslında sektöre tesadüf sonucu girdim. Üniversite ikinci  sınıftaydım. Bir tanıdığımız, bir şirket kurmuştu, “sen de ilgilenir misin?” demişti. O şirkette yazılım geliştirme üzerine yarı zamanlı işe başladım. Daha sonra, network dünyamıza girdi. Network kurulumları yapar hale geldim. Yavaş yavaş teknik bilgimi satış öncesi projelendirmede kullanmaya başladım. Zamanla satış yapar hale geldim. Sonra da şirketin yöneticisi oldum. 12 yıl orada çalıştıktan sonra, Microsoft’tan bir önceki işime, Siemens’e  geçtim. Burada  dış kaynak kullanımı alanında yaklaşık 8 yıl çalıştım. Ayrıldığımda, yaklaşık 1,500 kişilik bir ekibim vardı.   3 yıl önce de Microsoft’a geçtim. Dolayısı ile; bilişim dünyasının çok değişik yerlerinde bulundum.  Bundan sonrası için şunu söylemek mümkün; etkimi artırmaya çalışan, oluşturduğum etkinin dalga şeklinde yayılmasına çalışan bir kişiyim.  Bunu nasıl yapabileceksem, o beni motive eder.  Bir sonraki adımım için arayışım, etkinin daha büyük olacağı bir pozisyon olacaktır.

Microsoft’un en önemli avantajı iş ortakları ile beraber çalışması ve yapılan işlerin bir çarpan etkisi ile pazara yansıması. Yaptığınız iş,  onbinlerce şirkette küçük küçük veya büyük büyük bazı iyileştirmeler sağlıyor. Bu verimliliğin artması olabilir, maliyetlerin azalması olabilir, daha önce yapılamamış bir şeyin yapılabilir hale gelmesi olabilir.  Bu nedenle, Microsoft bana heyecan veriyor..

Probil-Microsoft iş ortaklığı konusunda neler söylemek istersiniz?

Probil, Microsoft’un en önemli iş ortaklarından biri.  Çözüm odaklı yaklaşımı, tutkulu olması, esnekliği,  müşteri odağı ve uyumu ilk göze çarpan değerleri.
Yıllardır, giderek gelişen bir ilişkimizin olmasında, karşılıklı güvenin ve birbirini bütünleyebilmenin de çok önemli olduğunu düşnüyorum.

İş- özel hayat dengesini kurabildiğinizi düşünüyor musunuz? (Evetse bunu nasıl başarıyorsunuz?)

Ben aslında herkesin iş-özel hayat dengesini kurabildiğini, sadece bu dengelerin farklı yerlerde kurulduğunu düşünüyorum.  Ben şöyle bakıyorum: aileme yeterince zaman ayırabiliyor muyum, kendime, hobilerime, spora, tatile  yeterince zaman ayırabiliyor muyum? Bunlara her zaman evet demek mümkün değil. Ama burada evet demediğim birçok yerde, cevabın bende olduğunu düşünüyorum. Burada bahsettiğim her konuya da zaman ayırabildiğimi düşünüyorum.
Sabah 9:00 akşam 17:00 ile sınırlı bir çalışma hayatımız yok.  İş, seyahatler, yemekli toplantılar gibi nedenlerle bu saatlerin çok dışına taşılabiliyor. Bir genel görüşe göre artık hayatla iş arasındaki sınırlar çok daha iç içe geçmiş durumda.  İş arkadaşlarınız, iş ortaklarınız veya müşterinizle gittiğiniz bir yemeğe iş yemeği olarak da bakabilirsiniz, geniş sosyal ağınızla yenen bir yemek olarak da.  Burada kendinizi nasıl hissetiğiniz önemli. Ben bu anlamda mutlu olduğumu  ve etrafımda çok da fazla mutsuzluk olmadığını düşünüyorum. Ailemin, arkadaşlarımın, etrafımdaki kişilerin kendilerine ayrılması gereken zamandan fazla çalındığını düşünmediklerini sanıyorum. 

Tatillerinizi nasıl geçiriyorsunuz? En son gittiğiniz seyahati bizimle paylaşır mısınız?

Bu bayramda Hırvatistan Dubrovnik’e gittik. Oradan Saray Bosna’ya geçme şansımız da oldu. Çok ilginç coğrafyalar. Doğa olarak çok güzel. Denizle yeşilin çok güzel kaynaştığı adalar, Adriyatik kıyıları, Dalmaçya sahilleri. Mimari olarak da çok etkileyici yerler. Akdeniz mimarisinin güzel örnekleri var. İnsanları çok sıcak, yardımsever, güleryüzlü, neşeli insanlar.  Ancak asıl ilginç olan bu coğrafyada son 20 yıl içinde yaşanmış olanlar. Ekonomik, politik konulardaki yılların birikimi, kötü yönetim  ve  tetikleyici olarak mezheplerin ve dinlerin kullanıldığı bir iç savaş yaşanmış. 

Size göre son yüzyılın en önemli icadı nedir?

Aklıma ilk gelen Internet.  İnsanları birbirine, insanları bilgiye yaklaştıran bir teknoloji.  Belki de, en ekonomik, en demokratik teknoloji.  Türkiye’nin en ücra köşesindeki bir kişiye, İstanbul’daki bir kişi ile hemen hemen aynı şartları sağlayan, belki de tek teknoloji.
Henüz bir yüzyıl önce İspanyol gribinden ölenlerin sayısının aynı dönemdeki birinci Dünya Savaşında ölenlerin 3-7 katı olduğunu düşününce, sağlık teknolojilerinin de bir bütün olarak çok önemli olduğunu düşünüyorum.

“Keşke ..... icat edilseydi de hayatımızı kolaylaştırsaydı” dediğiniz bir şey var mı?

İstanbul trafiği ışınlanma dedirtiyor.

Çok teşekkür ederiz

Simternet