Tiyatro ve sinema oyuncusu Çağlar Çorumlu ile “Tarla Kuşuydu Juliet” oyununun öncesinde keyifli bir röportaj yaptık.
Bize Çağlar Çorumlu’dan kısaca bahseder misiniz?
Aralık 1977’de Amasya’nın Merzifon ilçesinde doğdum. İlk, orta ve lise tahsilimi Merzifon’da yaptım. 19 yaşında Anadolu Üniversitesi Turizm ve Otel İşletmeciliği Yüksek Okulu’nu kazanıp Eskişehir’e yerleştim ve 4 yıl Eskişehir’de yaşadım. 2000 yılında üniversiteden mezun oldum ve asıl yapmak istediğim iş olan oyunculuğu gerçekleştirebilmek ve ilerletebilmek için İstanbul’a geldim. Müjdat Gezen Sanat Merkezi Actor Studio bölümüne kaydoldum ve 1 yıllık eğitim sürecinden sonra çeşitli tiyatro gruplarında yer aldım. Kabare Taksim, Tiyatro Kılçık, Dramart bunlardan bazıları. Son 3 sezondur da İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’nda oyunculuğa devam ediyorum.
TRT ekranlarında yayınlanan 7 numara ile sizi tanıdık. Sonrasında da bir çok başarılı projede yer aldınız. İçlerinde sizi en çok heyecanlandıran proje hangisidir?
Oynadığım her projeye dizi, tiyatro ya da sinema fark etmez; ilk oyunculuk deneyimim olarak bakıyorum. Çünkü oynadığınız her rol yeni bir karakter, yeni bir hayat, bambaşka duygular ve heyecanlar demektir. Bu yüzden her projenin bende ayrı bir önemi var. Evet bu deneyimlerin içinden öne çıkanlar oluyor. 7 Numara, Zeki Demirkubuz filmi olan Kader, başrollerini Sevinç Erbulak ile paylaştığımız, Çağan Irmak’ın yazıp yönettiği Prensesin Uykusu, Kabare Taksim, Tiyatro Kılçık, İBBŞT’de oynadığım İstanbul Efendisi ve Tarla Kuşuydu Juliet benim için özel ve heyecan verici deneyimlerdir diyebilirim.
Çağan Irmak’ın yazıp yönettiği, “Prensesin Uykusu” isimli sinema filminde “Aziz” karakteri ile başrolde yer aldınız. Özel yaşantınızda da “Aziz” gibi olumlu düşenen biri misiniz?
Evet, özellikle uğrunda mücadele edilecek bir şey olduğu zaman.
“Prensesin Uykusu” gerek kurgusu, gerek içinde barındırdığı animasyonları ile izleyicinin alışageldiği senaryolardan biraz farklıydı. Film hakkında görüşlerinizi alabilir miyiz?
Çağan Irmak Türkiye’deki önemli yönetmenlerden biri. Yaptığı birçok film Türk sinemasına yeni bir dinamizm getirdi bence. Prensesin Uykusu da bu dinamiklerden bir tanesi. Daha önce denenmemiş ve iddialı bir şekilde seyirci karşısına çıkan animasyon-çizgi film sahneleri var Prensesin Uykusu’nda. Çağan Irmak Prensesin Uykusu’nda bize unuttuğumuz şeyleri hatırlatmak istiyor galiba. Masallarımızı, değerlerimizi ve özgün şeyler ortaya koyabileceğimizi. Bu benim de inandığım ve peşinden koştuğum bir düşünce ve dolayısıyla Prensesin Uykusu benim için hem yeni bir heyecan hem söylemek istediğim şeyleri, inandığım bir sanatçının dilinden söyleme fırsatı bulduğum bir film oldu. Bu yüzden de benim için önemli bir proje.
Oyuncu olmaya nasıl karar verdiniz?
İlk sahne temsilimi, beş buçuk yaşındayken okuma-yazma bayramında sıralar birleştirilerek yapılan sahnede verdim. Galiba oyunculuk sevdası orada başladı. Merzifon’a gelen her oyunu izlemeye çalışırdım. Belki tamamen içimden gelen bir şey, belki de çok sevdiğim dayımın üniversitede tiyatroyla uğraşması 12 yaşımdayken “oyuncu olacağım” kararını almama sebep oldu.
Şehir tiyatrolarında 4 oyunda aynı anda yer alıyorsunuz. Bu tempoda tüm o karakterlere tekrar tekrar bürünmek sizde nasıl etkiler yaratıyor?
Yorgunluğun dışında birşey yaratmıyor. Daha henüz psikolojik sorunlar yaşamadım . Olumlu tarafı ise; oyunların ve oynadığım rollerin keyifli ve başarılı olması beni daha dinç ve daha mutlu kılıyor. Şu an, dediğiniz gibi 4 oyun oynuyorum yani bu 5 günde 9 oyun demek oluyor. Bu çok yorucu bir tempo ve aralara provalar, setler ya da dublajlar girebiliyor. Ne kadar yorucu oluyor desem de işimi severek yaptığım için herhalde çok da rahatsız etmiyor.
İstanbul Efendisi isimli oyunda canlandırdığınız “İRFAN” karakteri, bir çok eleştirmen ve izleyiciden tam not aldı. Oyun ve karakter hakkında sizin yorumlarınızı alabilir miyiz?
İBBŞT’deki ilk oyunum olması vesilesiyle benim için önemli bir oyun İstanbul Efendisi. Sadece bu sebeple değil, sizin de dediğiniz gibi oyunun ve oynadığım rolün beğenilmesi beni çok mutlu ediyor. İstanbul Efendisi tam anlamıyla bir ekip işi, yönetmenimiz Engin Alkan’dan sahne arkasında görevli teknisyen arkadaşlarımıza kadar herkes ortak bir düşünce içindeydi; iyi bir iş çıkarmak. Ben de bu oluşum içinde üzerime düşeni yaptım diye düşünüyorum. Benim için özel projelerden ve özel karakterlerden biri ve hatta unutamayacağım bir oyun kişisidir İrfan. İrfan’ı ve İstanbul Efendisi’ni seviyorum.
Seyircinin karşısında canlı performans sergileyen hem de, dizi ve sinemada yer alan bir oyuncu olarak öncelikli tercihiniz nedir? Sinema mı, Tiyatro mu?
Hepsi birbirinden çok farklı görünse de bir oyuncu için ortak bir unsur var; duygu. Bunun için de ben, beni heyecanlandıran, biriktirdiğim duyguları, düşünceleri dışa vuracağım proje ya da rol kişisi neyse onu tercih etmeyi gayret ediyorum.
Herhangi bir röportajda, “şu soru sorulsa da yanıtlasam” dediğiniz soru var ise yanıtını alabilir miyiz ?
Ah illa yanıtlasam dediğim bir soru yok ama ah keşke şöyle yanıtlasaydım dediğim sorular oluyor, röportajdan sonra. Ama röportaj zaten o andaki samimiyetinizle sunulan birşey; o yüzden her zamanki gibi keşkeler oluyor.
Teknolojiyle aranız nasıl? Çalışmalarınızda teknolojiden ne ölçüde faydalanıyorsunuz?
Teknoloji deyince ilk aklıma gelen bilgisayar ve internet. Ama beceremiyorum, olmuyor. Mail gönderiyorlar, okuyabiliyorum ve galiba cevap verebiliyorum. Ama başarılı olup olmadığımı anlamak için daha sonra arıyorum, “geldi mi?” diye kontrol ediyorum. Teknolojiyi iki taraflı kullanıyorum yani. Hem internet hem telefon.
Size göre son yüzyılın en önemli icadı nedir?
Son yüzyılın en önemli icadı internet olabilir ama internetin ortaya çıkışına öncü olan bazı icatlar var. Gelenekçi bir adam olarak onların hakkını yiyemem. Radyo, televizyon, telefon, telgraf iyi ki vardınız, varsınız.
Bize zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederiz...